29 Şubat 2016 Pazartesi

BULUNMAZ İKİLİ - FAZLA MERAK '1,bölüm'


Mehmet, anneannesinin ve dedesinin gözbebeği, "akıllı bıdık" ları, 'prenses' i küçük kızına masal okumaktadır.
" Külkedisi tam merdivenlerden inerken..."
Küçük kız babasının sözünü heyecanla keser:
" Ayakkabısının tekini düşürmüş"
Mehmet, kızını gıdıklamaya başladı.
" Bak! Bak! Madem biliyorsun niye okutturuyorsun her akşam? Seni akıllı bıdık seni!"
Kız kahkahalarla gülüyordu. Beş dakika sonra küçük meleğin göz kapakları kapandı. Babası, cam terlik, balkabağı araba resimli kitabı komodinin üzerine bıraktı, yorganı biraz daha örttü ve kızının alnına öpücük kondurup, odadan çıktı ve çalışma masasına gitti.
Ertesi günün yazısını çoktan hazırlayıp, gazeteye göndermişti. Bilgisayarın ekranına baktı ama ekranda Serap'la çöllerde yaşadıkları komik ve heyecanlı anları görüyordu. Sonunda baktı ki, olmuyor kız gözlerinin önünden gitmiyor, en iyi dostu Ömer'i aradı. O saatlerde genellikle hep gittikleri barda olurdu. Gerçekten de Ömer oradaydı tek başına içmektense, Mehmet'le birlikte dertleşip içmek ona da iyi gelecekti. İki kafadar kadınları çekiştirip, kadınların ne anlaşılmaz yaratıklar olduğunu anlata anlata bitiremeyeceklerdi. Mehmet, anne ve babasına hoşçakal deyip çıktı.
Yarım saat sonra Ömer'le ellerinde kadeh, yakınıyorlardı. Mehmet
"Off abicim ya, keşke hiç rastlamasaydım. Nereden çıktı o gün karşıma. Hep hayalimdeki gibi erkek düşmanı, cadaloz feminist olarak kalsaydı. " deyince arkadaşı
"Eee, Allah'ın sopası yok. Kıza neler neler demiştin köşende. Müstahak sana!" diye karşılık verdi.
" Hakettim galiba. Ya arkadaş ben bu kıza deli gibi aşığım."
" Oğlum senin işin zor, sen git en baş düşmanına aşık ol!"
" Ne yapacağım ben oğlum ha? "
Maço Köşe'nin ünlü yazarı Ömerr'e dert yanarken, Serap ütü masasında ertesi sabah giyeceği blüzünü ütülüyor, annesi de her zamanki koltuğunda pembe dizisini izliyordu. Kadıncağız tam bir Brezilya, Meksika dizisi hastasıydı. Modası geçeli yıllar olsa da, uydu kanallarından onları seyrediyordu ki, Serap "A!" diyerek küçük bir çığlık attı.
"Ne oldu elini mi yaktın? Dedim sana sen ne anlarsın ütüden, ev işinden "
"Yok anne yok! Çıldırgan'a mama almayı unuttum. "
" Aman, ben de bir şey oldu sandım. Yarın alırsın."
" Anne evde hiç mama kalmamış, şimdi bizi sabaha kadar uyutmaz. Hemen çıkarsam açık bir pet shop bulurum, olmazsa bir avm'den alırım. "
"E, peki madem aman kedin mi var, derdin var olduk. "
"Anneciğim şu bluzü sen bitirirsin değil mi?"
"Tamam kızım tamam. Sen gecikme daha fazla hemen git barı, merak ederim..."
Serap alelacele üzerine bir ceket alıp çıktı. Az sonra caddede sağa, sola bakınıp, açık bir pet shop arıyordu ki, içeride ışıkları yanan ve kepenkleri kapatılmamış bir pet shop gördü. Hemen dükkanın önüne park etti. İçeride tipsiz biri vardı.
"Hanfendi kapattık."
dedi. Tuhaf ve panik halindeymiş gibi huzursuzdu.
Serap, " Benim şişko kızımın hiç maması kalmadı, sabaha kadar uyutmaz, başka şey yemesi de yasak, ne olur yardımcı olun, bu saatte açık başka yer bulamadım."
deyince, meymenetsiz adam güzel kıza hayır diyemedi.
"Tamam alt kattan alıp getireyim, burada kalmadı."
diyerek aşağı inerken, Serap arkasından
"Zahmet olacak"
diye seslendi. Adamı beklerken gözü tezgahta duran minik kedi mamalarına ilişti. Bu markayı daha önce hiç almamıştı. Üzerinde "eşantiyondur para ile satılmaz" yazıyordu.
"Hmm..bizim Çıldırgan bir denesin bakalım."
diyerek bir tane alıp cebine attı. Az sonra adam elinde bir paket mamayla geldi. Serap teşekkür ederek pakedi aldı, parasını nakit olarak verdi ve iyi akşamlar dileyerek çıktı. Tekrar eve geldiğinde annesinin dizisi bitmişti ve kadıncağızın başı önüne düşmüş, uyukluyordu. Kızının geldiğini hissedip gözlerini açtı.
"Geledin mi canım? Dizi bitmiş sonunu göremedim uyumuşum, en iyisi gidip yatayım artık. Bu sabah çok erken kalkmıştım. Hadi iyi geceler."
" İyi geceler anne."
Serap, bir yandan cips atıştırır, bir yandan tv izlerken, Çıldırgan kızın kucağına atladı. Yeşil gözleri cipslerdeydi.
"Mıııı! Seni seni! Cips sana dokunur bebeğim, çok tuzlu. Dur sana şu yeni aldığım eşantiyon mamadan vereyim bakayım beğenecek misin?"
Çıldırgan kızın ayaklarına dolana dolana mutfağa geldiler. Serap, tezgahın üzerine koyduğu minik mama poşedini aldı ama pakedin içinde kuru mama değil beyaz bir toz vardı.
" A! Bu da ne? Bu mama değil. "
Sonra adamın garip, telaşlı hali gözünün önüne geldi.
"Aman tanrı'm düşündüğüm şey olabilir mi? Kokain filan mı? "
Pakedi cebine attı. İçeri geçerek cep telefonunu aldı ve Fadıl'ı aradı. Genç adam kucağında koca bir kap patlamış mısır, maç izliyordu.
" Hay! Tüh lan! Kaçar mıydı o gol! Yuh!"
" Hadi Fadıl aç neredesin şapşal!"
" Ya kim arıyor tam maçın en heyecanlı ye...a ! Serap ! A- a- alo? "
" Fadıl niye açmıyorsun bi saattir?"
"Şeyy e- e maç izliyordum da..ku, kusu..."
"Tamam, tamam. Bak ne diyeceğim: Müthiş bir haber yakaladım. Öyle böyle değil. Senin de yardımın gerek."
" Demeyin ya? Ta, tabii. Seve seve."
" Bak şimdi, söyleyeceğim yerde buluşalım. Yalnız bize bir silah lazım. "
" Ne!? Silah mı? Nasıl yani? Hakiki silah mı?"
Fadıl, ayağa fırlamış, o arada patlamış mısır kabı yere devrilip, tüm halı, kanepenin altı mısırla kaplanmıştı.
"Hay! "
"Yok Fadıl, oyuncak silah, şöyle su püskürten!"
" A, a Se-Serap yani ben..."
"Tabii ki, gerçek silah olacak Fadıl, içinde gerçek kurşunlar olan."
" Ama ?"
" Bak Fadıl büyük bir haber peşindeyim. Biraz tehlikeli olabilir o yüzden. Yani tedbir için."
"Ta, tamam bulmaya çalışırım. Bulunca ararım sizi."
"Çabuk ol ama acil!"
Serap telefon kapandıktan sonra kendi kendine güldü. Annesinin "Sen erkek doğacakken yanlışlıkla kız doğmuşsun" dediği kadar vardı. Zavallı Fadıl'ın eli ayağına dolaşmıştı.
" Neyse umarım bir yerden bir silah bulabilir. "
Fadıl, çorapla patlamış mısırlara basa basa odadan çıktı, iki elini başının üzerine götürdü, indirdi, tekrar götürdü, çenesini sıvazladı.
" İyi ama gecenin bi saatinde ben kimden silah bulacağım ki?"
Sonra parmağını şıklattı,
" Tabii ya!"
diyerek tekrar kanepeye döndü, telefonu orada unutmuştu. Bir numara tuşladı.
----
Mehmet, yana yakıla Ömer'e Serap'a ne kadar aşık olduğunu anlatmaya devam ediyordu.
"Biterim abicim ben eğer Serap Arda'ya aşık olduğumu okurlarım anlarsa biterim. Dur bi dakka telefonum çalıyor. Allah Allah bizim Fadıl, alo? Ne? İyi duyamıyorum Fadıl dur ne bu telaş, tane tane söyle, burası kalabalık....çok mu önemli? Tamam tamam geliyorum..."
Az sonra Fadıl ile Mehmet medya binasının önünde buluşmuşlardı. Mehmet, gecenin bu saatinde Fadıl'ın neden silah aradığını merak etti.
" Fadıl sen silah kullanmayı biliyorsun değil mi?"
" Ayıp ettiniz Mehmet bey askerlik yaptık herhalde.."
" Aramızda kalsın ama silahı Serap hanım istedi."
"Neeee!!!?"
" Şşşştt....kimse duymasın, çok önemli bir iz üzerindeymiş. Silahı size sonra getiririm. Şimdi gitmem lazım, çok acilmiş. Çok teşekkürler. Görüşürüz..."
" Görüşürüz..."
Fadıl, kafasını sallaya sallaya, elindeki kahverengi pakedi kimseler görmesin diye kundak gibi taşıyarak fıstık yeşili vosvosuna bindi.
Mehmet iki eli belinde onu izliyordu. Koşarak kendi arabasına bindi. Ve Fadıl'ı çaktırmadan takip etmeye başladı.
" Edi ile Büdü iş başında! Feminist küçük hanımın aklından neler geçiyor acaba? Bu ikisini yalnız bırakmaya gelmez. Hey Allah'ım ne işlere bulaştı. Kız sanki mıknatıs gibi belayı çekiyor."
Fadıl'ın araba kullanması da kendine benziyordu.
"Ne yapıyor bu şapşal?"
Yedi dil bilen dil bilimci az kalsın birine arkadan tosluyordu. Camdan kafasını çıkarttı, toslayacağı arabanın kara bıyıklı şoförü
"Lan ehliyetini bakkaldan mı aldın!" derken Fadıl
" Kusura bakma kardeş, ben gazeteciyim iz üzerindeyim de..."
diyerek kasislerden hoplayarak yoluna devam etti.
Mehmet, mesafeyi koruyarak onu takip ediyordu.
Fadıl eliyle kahverengi pakete dokundu.
"E, vaktiyle az 007 seyretmedik. Biz geliyoruz kötü adamlar. "
Az sonra Serap ile Fadıl pet shop'un biraz aşağısında buluştular. Bu arada hava iyice kararmış, ortalık ıssızlaşmıştı.
Mehmet, arabasının farlarını söndürdü. Ay ışığında ikisini rahatlıkla görebiliyordu. Serap ve Fadıl büyük bir ağacı kendilerine siper ederek cep telefonuyla pet shopun resmini çekmeye başladılar.
" Pet shop? Ne alaka? "
Serap resim çekerken başının arkasında metal, yuvarlak bir şey dayandığını hissetti . Mehmet'in direksiyonun üzerinde duran elleri sıkılmaktan bembeyaz kesildi. Deli gibi sevdiği kızın kafasına silah dayanmıştı. Sakin olmalı ve ikisini de kurtarmalıydı. Silahını salak Fadıl'a verdiğine pişman oldu. Adamlar ikisini ite, kaka dükkana soktular.
" Bu ikisi bizi gözetlerken yakaladım patron."
Her yanı dövmelerle dolu, kara suratlı, sıfır numara saçlı adam Fadıl ve Serap'a baktı. Zavallı Fadıl adamın tipine bakınca dişleri takırdamaya başladı. Serap ise soğukkanlı görünüyordu.
"Kimsiniz siz? Ötün bakalım."
Serap "Bakın biz gazeteciyiz..."
" Doğru söylüyor galiba ağacın arkasına saklanmış resim çekiyordu"
"Vay canına! Meraklı gazeteciler ha? Fazla merak iyi değildir diye sana öğretmediler mi güzelim?"
Fadıl "Bakın bizi bırakırsanız sizin için iyi olur.."
"Hahaha! Ne akıllı şeysin sen öyle? Yazık olacak ikinize de, hele sana güzelim bayağı üzüleceğim. Niye başka gazeteciler gibi Survivor, Nurella, Murella  filan yazmıyorsun? Neyse, hadi kapatın ışıkları, çiftliğe gidiyoruz."
" Bize ne yapacaksınız?"
Adamlar cevap bile vermediler. Pet shopun önüne park etmiş arabanın arkasına Serap ve Fadıl'ı başlarından bastırarak bindirdiler, kendileri de öne geçip son hızla hareket ettiler. Mehmet dikkat çekmeden onları takibe başladı. 
" Hay aksi! Silah Fadıl'da kaldı, iyisi mi polisi arayayım."
Mehmet telefonu aldı ama şarjı bitmişti. 
"Kahretsin! Tam zamanını!" 
Yakışıklı adam gözünü önündeki araçtan ayırmadan telefonu koltuğa fırlattı. 
" Mars'ta su buldular ama şarjı bitmeyen telefon yapamadılar" diye söylendi. 
"Hangi cehenneme gidiyor bu herifler?"
Yarım saat kadar sonra şehrin dışında, etrafı duvarla çevrili, büyük ağaçlarla kamufle edilmiş, havuzlu, üç katlı bir çiftlik evine geldiler. Onlar içeri girdikten sonra, Mehmet de,  sağını, solunu kolmayarak arabadan indi, muhtemelen kameralar vardı ve yakalanmak istemiyordu.  Karanlık olması tek avantajdı. Kapının önünde sağlı, sollu iki tane Kangal köpeği vardı. Zincirliydiler ama bu hayvanların ta iki kilometredeki bir insanı görünce havladıklarını arkadaşından duymuştu. İçeri girerse herkesi başına toplayacağına kuşku yoktu. Arkadan bir yerden eve girmeliydi.  Arka tarafa gittiğinde duvara tırmandı, avluda bir helikopter duruyordu.
" Pahalı ama zevksiz çiftlik evi, helikopter, Escobar'ın İstanbul şubesi herhalde! Allah'ım bu kız ve o şapşal başlarını nasıl bir derde soktular. Sağ çıkarsak bir mucize olacak."
Mehmet, içeri girmenin bir yolunu ararken,  Serap ve Fadıl'ı bodrum katta bir odaya tıkıp, ellerini ve ayaklarını bağlamışlardı. Küçük hem de yarı aralık bir havalandırma penceresi vardı ve ancak çimenler görünüyordu. 
Dövmeli  izbandut ise çitflik evinin şömineli büyük salonunda elinde cep telefonu ile birisiyle konuşuyordu. Bir koltukta sarışın, mavi gözlü, uzun boylu, boya küpü, mini etekli bir kadın, tırnaklarını törpülüyordu. Önlerindeki sehpada viski bardakları, kuru yemiş tabağı, yarısı boşalmış bir şişe Highland Park vardı. 
" Anlaştık o zaman, birazdan rıhtımda buluşuruz. " diyerek telefonu kapattı ve adamlarından birine
" Aşağıdakilerin işini bitirip, kamyonete yükleyin, denize atarız."
" Bahçeye gömsek daha iyi değil mi patron?"
" Vaktimiz yok. Ne diyorsam onu yapın. Svetlana hadi sen de git hazırlan."
" Gidiyor biz  hayatım?"
" Evet, evet. Hadi yukarı çık, ufak bir valiz hazırla. Pasaportunu filan unutma."
----
Mehmet ise aradığı fırsatı bulmuştu. Otların arasında ayağı bir şeye çarptı, bir tavşan ölüsüydü. 
" Zavallıcık. Şu iki kangalın marifeti olabilir. Ama bu sayede içeri girebilirim. "
Ölü tavşanı alarak duvardan içeri atladı, koyu renk giyindiği için farkedilmesi zordu. Nöbetçi ana kapıdaydı, ona görünmeden koşarak evin diğer yanına gitti, pencerelerden görünmemek için eğilerek yürüyordu,  kangallar kokuyu almışlardı. Havlamaya başlarken, Mehmet tavşan ölüsünü tüm gücüyle ön bahçeye fırlattı ve gözüne kestirdiği bodrum penceresine koşturdu. 
" Bu köpekler niye havlıyor böyle? Git bi bak."
Kangallar, tavşan ölüsünün başında bağırışıyorlardı. 
" Bişi yok patron! Ölü bir tavşan bulmuşlar."
----
Serap ve Fadıl, pencerenin açıldığını gördüler. Biri içeri giriyordu.
" Fadıl pencereden biri giriyor!" 
İkisi birbirlerine sokuldular. 
" Bizi öldürecekler galiba. Ah, Fadıl, senin de başını yaktım."
" O nasıl söz  ? Dartanyan'ın dediği gibi hepimiz biri...A! Mehmet ! Abicim sen nerden çıktın?"
Mehmet Serap'ın el ve ayaklarını çözmeye başlarken, 
" Siz iki silahşörler Edi, Büdü'yü yalnız bırakamadım. Çabuk buradan bahçeye çıkalım, köpeklerin dikkati dağılmışken." dedi. 
"Ne? Edi - Büdü? Biz mi? Sen bize Edi..."
" Allahaşkına Serap hanım şimdi birbirinize dalaşmanın sırası değil..."
"Fesupanallah. Fadıl doğru söylüyor. Çabuk pencereye!"
Serap ve sonra Fadıl ve Mehmet küçük pencereden bahçeye çıktılar. Mehmet fısıltıyla onlara helikopterin olduğu tarafı işaret etti.
"Şşş! Şu taraftan, çabuk, beni takip edin."
Karanlıkta helikoptere doğru gittiler. Mehmet kapıyı açtı. 
"Hadi içeri, çabuk."
Serap şaşkınlıkla sordu:
"Nasıl yani? Sen mi uçuracaksın?"
"Beğenemediniz mi erkek düşmanı han'fendi?"
" Bizi gördüler!"
Fadıl'ın baktığı tarafa baktılar. Silahlı üç kişi, kangalları zincirlerinden tutarak hızla onların yanına doğru geliyordu.  Bodrum'a inip orada göremeyince, aramaya çıkmışlardı. Akıllarına helikoptere binecekleri gelmediğinden aralarında epey mesafe vardı.  Serap, Mehmet ve Fadıl helikoptere bindiler. 
Mehmet bir yandan helikopteri çalıştırırken, bir yandan da 
"Başınızı eğin ateş ediyorlar!" diye bağırdı.
Helikopterin pervanesi çevredeki otları yamyassı ederek dönmeye başladı. Dövmeli adam çok hiddetlenmişti.
" Bu kahrolası da kim? Nasıl girdiler buraya? Uyuyor muydunuz salaklar!" 
diyerek önünde duran bahçıvan kovasına tekme indirdi. 
" Bunlar polis çağırmadan hemen  tekneye!" 
Fadıl, Mehmet'in helikopter kullanmasına hayran kalmış ve kendisi bu tür şeyler yapamadığından biraz da kıskanmıştı. Ama o kadar temiz kalpliydi ki, kıskançlığı bile imrenme, gıpta etme düzeyini geçmiyordu. 
" Helal olsun sana Mehmet abi. Sana boşuna yerli İndiana jones demiyorlarmış."
Başka zaman olsa Serap "Hıh!" diyerek burun kıvırırdı ama o da çok etkilenmişti. Hayatlarını maalesef Maço Köşe'nin yazarı Mehmet Foçalı'ya borçluydular. 
" Onu bırak da siz Edi, Büdü bu uyuşturucu tacirlerine nasıl bulaştınız? Aman Tanrı'm!"
"N'oldu?"  Serap ve Fadıl aynı anda sordular.

10 yorum:

  1. Keşke dizi haline gelse de izlesek :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ah ne isterim....:( en severek yazdığım hikayedir bu.

      Sil
  2. Aa,vallahi çok güzelmiş bu senaryon,bence tekrar bir denemelisin yapımcılarla görüşmeyi Müjdeciğim

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. En severek yazdığım hikayem bu Sevda'cığım, Türker bey bunu Mavi Ay'a benzetmişti. Çok görüştüm ama pes ettim Sevda'cığım çevrem yok, ünlü değilim...:((

      Sil
  3. Müjdeciğim,harikulade bayıldım-bayıldım.Ellerine yüreğine sağlık :))))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Nur'cuğum çok teşekkür ediyorum, çok mutlu oldum. Bana yazmaya devam etme şevki veriyor böyle yorumlar. :)))

      Sil
  4. Nurella ve Yerli Escobar benzetmelerini kaçırmışım söylemeden geçemeyeceğim. Çok hoş bir mizah var :)
    Ben eminim bu senaryo dizi olacak :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ediyorum Emre'ciğim, ah inşallah yaa, bu güzel yorumların çok cesaret veriyor. Artık şu yıl içinde bir şey olsa hakikaten yoksa gözüm açık gideceğim:(

      Sil
  5. Ben de çok beğendim Müjdecim. Bu arada sen de boş durma. Bir yerlerde yarışma, başvuru vb duyurular olduğunda mutlaka başvur. Yapımcılar arayıp da bulamıyorlardır belki.
    İnşallah en kısa zamanda yollarınız kesişir...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ediyorum Zeugma'cığım, bu katıldığım yarışma hevesimi çok kırdı ama bilemiyorum. :( İnşallah canım iyi dileklerin gerçekleşir umarım.

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...