29 Şubat 2016 Pazartesi

BULUNMAZ İKİLİ - ÇÖL SICAĞI (1, bölüm)

Acı Biber köşesinin ünlü köşe yazarı ile Maço Köşe'nin en az onun kadar meşhur yazarını başbaşa pastanede görüntülediğini iddia eden uyuz Kenan, patronundan fırça yemekteydi:
" Oğlum hani elinde görüntüler vardı? Hani yılın bombasıydı?"
"Yeminle vardı efendim. Yolda giderken travestinin birisi beni bayılttı, görüntüleri o silmiş."
"Lan geri zekalı! Bari inanacağım bir yalan söyle.  Serap Arda'nın Mehmet Foçalı'yla ne işi olur? Her gün köşelerinden birbirleriyle kavga edip duru..." 
Kenan patronunun lafını kesti.
" Valla billa onlardı efendim. Size yalan borcum mu var?"
Ama o gün Kenan ne yaptıysa da patronunu doğru söylediğine ikna edemedi. Öyle ya, yeryüzünde bir pastanede başbaşa oturacak son kişiler Serap ve Mehmet'ti. O ikisinin bir araya gelmesi için kayaların çatırdayıp, gökyüzünün yarılması, yıldızların patlaması  gerekliydi. 
Adam patronun gözüne girmeyi başaramamış, maaşına zamdan da olmuştu. Odadan pancar suratla çıktığında yetmemiş gibi meslekdaşları kıskıs gülüyordu, içinden akşamki travestiye küfürler etmekten başka şey bulamadı. 
"Hay ulan o karı kılıklı herifin gelmişine, geçmişine...."
----
Salı günü sallanır gibi kocakarı laflarıyla işi olmayan Serap ise müdürünün odasında kendisini beklediğini duyduğunda, uçakta Mehmet ile yanyana düşmesi gibi kötü bir tesadüfü yeni atlatmışken ikinci bir kara haber beklemiyordu. Pos bıyıklarıyla rahmetli Hulusi Kentmen'i andıran Osman Altun, Serap'ı çocukluğundan beri tanırdı ve Serap yalnız kaldıklarında babacan adama Osman bey değil Osman amca olarak hitap ederdi. 
" Serap kızım harika haberlerim var sana. Gazetemizin içinde bulunduğu maddi sıkıntıyı atlatacak müthiş bir formül karşımıza çıktı. Yıldız gazetesiyle birleşip büyük bir medya grubu olacağız." diye müjde verdi.
"Ne? Harika haber bu mu şimdi? İyi ama bunun nesi iyi haber? Maço Köşe nin yazarı Mehmet Foçalı ile aynı gazetede çalışacağız demek"
"Biliyorum, biliyorum ama panik yapma. Kocaman yeni bir binaya taşınacağız, birbirinizi görmezsiniz bile. Ayrıca okurlar için bu çok ilginç olacak. Senin de, onun da binlerce takipçisi, hayranı var. Şimdi aynı gazetede olmanız değişik olacak.
Serap belli etmemeye çalıştı ama içinden bu aksilik için bildiği tüm küfürleri etti. Az sonra lacivert gözlü, yakışıklı kontlarla dolu beyaz dizi, pembe dizi meraklısı stajyeri Asuman'ın yanına gelmiş, dudaklarını kemiriyor, parmaklarıyla klavyesinde piyano çalıyordu.  Haber Asuman'ı da şaşırtmıştı. Serap'ın anlattığına göre iki gazetenin patronları çoktan anlaşmışlardı. 
"Ablacığım üzülme madem dev gibi bir binaya taşınacağız birbirinizi görmezsiniz bile"
" Olsun. O kendini beğenmiş maçoyla aynı gazetede çalışıyor olmamız beni deli ediyor. Asansörlerde, kafeteryada, merdivenlerde karşılaşıp duracağız!"
" Görmezden gelirsin Serap abla."
Basın dünyası için beklenmedik bir sürpriz olan basın açıklamasından ve birkaç ay sonra gıcır gıcır yeni medya binasında ikisinin odalarının yanyana olduğunu gören Serap, 
"Hah! Asu hanım birbirimizi görmezden gelecektik öyle mi? Bari odamın kapısına 'Maçolar giremez' diye çıkartma yapıştırayım" diyordu. Ama şansına adamın yıllık iznini kullandığını öğrendiler. Köşesinde şöyle yazmıştı:
"Sevgili okurlar, yıllık iznim dolayısıyla bir süre sizlerden izin istiyorum. Ençok erkek düşmanı cadalozu özleyeceğim. Görüşmek üzere, hoşçakalın" 
"Hahaha aman ne komik! Giderayak bayat espriler yapmış. Neyse en azından suratını görmekten kurtulduk. Kahrolası ukala hangi cehenneme gittiyse dönemez umarım."
Ama Serap'ın da, okurların da bilmediği bir sır vardı: 
Mehmet tatile filan çıkmamıştı. Afrika'daki iki kabile birbiriyle savaşa girince, maceraya bayılan adam oraya gitmiş ama casus muamelesi görüp hapse atılmıştı. Mehmet, başına kötü şeyler gelir de, annesi, babası ve biricik kızı üzülür diye elçilik aracılığıyla, sağsalim kurtulana kadar patronundan bu sahte tatil hikayesini yazmasını istemişti. Şimdi müdürü Osman bey kara kara ne halt edeceğini, Mehmet'i oradan nasıl kurtaracağını düşünmekteydi ki, kapısı vuruldu. Gelen gözde yazarı ve kızı gibi gördüğü Serap'tı.
" Merhaba Osman amca, hayırdır Karadeniz'de gemileriniz batmış gibi görünüyorsunuz?"
"Sorma kızım. Başımız dertte..."
" Hayırdır?"
" Bir muhabirimizi Afrika'daki kabile savaşlarına göndermiştik. Hay göndermez olaydım adamı casus sanıp hapse atmışlar. Son anda cep telefonundan bana haber verebildi. Bir daha da haber alamadık kendisinden. Ailesi üzülmesin diye kimliğini gizli tutmaya söz verdim." 
" Tüh! Ben de üzüldüm..."
" Onu oradan kurtaracak biri lazım bize. Şöyle Svahili, Tuareg gibi Afrika dilleri uzmanı bir muhabirimiz vardı hani şu..."
" Şapşal Fadıl - a çok özür dilerim"
" Özür dilemene gerek yok evet biraz sakardır, şapşaldır ama.."
"Ama altın gibi de bir kalbi var biliyorum Osman amca, baksanıza ne diyeceğim? Neden beni ve Fadıl'ı birlikte göndermiyorsunuz? Serüvenlere ne kadar meraklı olduğumu biliyorsunuz, hem bir kadın olarak ağzım laf yapar, hapisteki muhabiriniz her kimse, kurtarmazsam bana da Serap demesinler, üstelik harika bir yazı dizisi çıkartırım: Serap Arda Afrika'da!" 
" Bilmem ki kızım, bak bu bayağı tehlikeli de olabilir. Sana bir şey olursa annene ne derim? Toprağı bol olsun, sen bana babanın emanetisin."
" Bir şey olmaz Osman amca, ne olur beni gönderin."
Serap'ın gazetecilik damarı tutmuştu. Osman Altun'u sonunda ikna etmeyi başardı. Zayıf, uzun boylu, ince tel çerçeveli gözlük takan, biraz sakar, şapşal ama aslında çok bilgili, kültürlü, entellektüel biri olan Fadıl, için için Serap'a hayrandı. Kızla birlikte Afrika'ya gideceği için de çok mutluydu. Bu arada Fadıl, Serap'ın bilmediği bir şeyi biliyordu. Osman bey, Fadıl'a kayıp muhabirin Mehmet Foçalı olduğunu Serap'tan başkasına söylememesi gerektiğini de tembihlemişti. Ancak salak çocuk heyecandan bu bilgiyi kızla paylaşmayı unutmuştu.  İkisini Afrika'ya götürecek uçak kalktığında Serap'ın içinde tehlikeli bir göreve başlamanın verdiği mutlulukla karışık heyecan vardı. 
Fadıl Serap'a dönerek "Serap hanım yanımıza uzun giysiler, peçe almanız iyi oldu. Orada böyle kot pantolon, kısa kollu blüzla dolaşırsanız mazallah kafanızı..."  dedi ama gerisini getirmedi.
"Fadıl Allasen şom şom konuşma, merak etme görev aşkıyla kafamdan olmak istemem, uçak inmeden üzerime uzun entariyi geçirip, peçe de takarım. Umarım sıcakta o giysilerle bayılmam"
" Merak etmeyin Serap hanım hava durumuna baktım çok aşırı sıcak değilmiş inşallah Mehmet beyi sağsalim buluruz"
"Ne? Ne dedin sen? Mehmet bey mi?" 
"Evet. Ha, sahi size söylemeyi unuttum kaybolan muhabir Mehmet Foçalı'ymış"
"Ne? Bunu şimdi mi söylüyorsun Fadıl?"
" E, e- evet ama şey, yani ben unuttum yani ne var ki bunda?"
"Ne mi var? Şimdi biz ta Afrika'ya Mehmet Foçalı'yı kurtarmaya gidiyoruz! Daha ne olsun! Kahretsin! Peşinden koştuğumu sanacak! Ah Fadıl! Deli olacağım!"
"Ben de son anda öğrendim. Sizinle havaalanında buluşacaktık söylemeye fırsatım olmadı"
----
Serap öfkesinden uçağın penceresinden atlayacak haldeyken, Mehmet esir tutulduğu derme çatma tepesi sazlardan yapılmış kulübede kapısında nöbet tutan eli silahlı genç zenciye İngilizce  derdini anlatmaya çalışıyordu. 
" Hey! Ahbap baksana, ben casus değilim,  gazeteciyim, Press! Press! İngilizce konuşmak var sen? Do you speak English?"
Mehmet, iple bağlı elleriyle deklanşöre basma işareti yapmaya çalışarak"Press! Press!" dedi ama nafile. Karşı taraf Nuh diyor peygamber demiyordu. 
"No! No! İçeri gir! Yoksa ateş etmek!"
Mehmet "Ok! Ok! Çattık ya! " diyerek tekrar kulübe bozuntusuna girer.  Ormandan arada sırada anlamdaığı dilde bağırış, çağırış ve makineli tüfek sesleri gelmektedir. 
----
Kabile savaşı sürerken, Serap ve dil bilimci Fadıl uçakta planlar yapmaktadır. Fadıl, 
" Serap hanım eğer Mehmet'i güzellikle vermezlerse ne yapacağız?"
"Yanımızda Birleşmiş Milletler izin kağıdı, gazeteci olduğumuzun belgeleri var, konsolosluğun mektubu var, zorluk çıkartacaklarını sanmıyorum Fadıl. Vermezlerse de çok umurumdaydı. "
Uçak Kenya'nın Nairobi havaalanına iner. Serap üzerine uzun çiçekli pazen bir entari takmış, sarı saçlarını masa örtüsü büyüklüğünde başörtüsüyle gizlemiştir, elçilikten Mehmet'in orman içinde bir yerde esir tutulduğu haberi aldıklarından oraya gideceklerdir. Wambui ismindeki bir Kenyalı da onlara rehberlik edecek ve arabuluculuk yapacaktır. Üçü, üzerinde beyaz bayrak ve Press yazısı bulunan, bir BM jipine binip yola çıkarlar. Yol boyunca Serap birkaç fil ve zürafa görerek bolbol resim çeker, toz toprak içinde geçen dakikalardan sonra kabilenin bulunduğu köye gelirler.  Serap, peçesini de takmıştır. Sadece iki zümrüt göz açıktadır. Wambui oraya hakim olan grubun lideriyle konuşur, onlar konuşurken Fadıl ve Serap çevreyi gözlemlemektedirler. Biraz ötelerindeki bir çadırın önünde silahlı bir zencinin nöbet tuttuğunu farkederler.
Fadıl "Serap hanım baksanıza şu çadırın önünde nöbet tutan biri var. Mehmet bey orada olabilir."
"Haklısın Fadıl. Baksana diğer çadırlarda çoluk çocuk, aileler var, girip çıkıyorlar zavallılar."
Tam o sırada bir patlama sesi duyulur, ardından çadırlardan kadınlar, ihtiyarlar korkuyla çıkarlar, kadınlar çocuklarını alıp kaçmaya başlarlar, silah sesleri, kargaşa, bağırış çağırış başlayınca, Wambui'nin konuştuğu silahlı adam koşarak çatışmanın olduğu yere doğru gider, bir yandan da bağırarak adamlarına emirler yağdırmaktadır. 
Serap "Wambui! Ne oluyor?"
" Korkarım baskın yedik. Kaçmamız lazım."
"Tamam ama arkadaşımız şu çadırda olabilir. Yardım et bize onu almadan kaçamayız."
Serap bunları söylediğine inanamıyordu, içinden 
"Yahu bırak burada gebersin" diyen bir ses de vardı. 
"Tamam, siz ikiniz nöbetçiyi oyalayın"
" Anladım merak etme vaktinde az 007 seyretmedim."
Serap ve Fadıl çadıra doğru sakince ilerlerler, Serap zencinin önünde durarak bir şeyler söyler, adam yine "No, no" derken, Wambui kalın bir dal parçasıyla kafasına vurarak adamı bayıltır. Fadıl çadırı açıp içeri bakar, Mehmet orada elleri, ayakları bağlı yerde oturmaktadır. Yanında bir şişe su ve köy ekmeği vardır. 
"Mehmet bey burada,  bağlamışlar."
" Fadıl ben onu çözerim siz ikiniz nöbet tutun. Ver şu çakıyı Wambui"
Serap elinde Wambui'nin çakısı hala yüzü peçeli olarak çadırın içine girer. Mehmet, şaşkın kadına bakarken, Serap vakit kaybetmeden adamın arkasına geçip ellerini bağlayan ipleri kesmeye başlarken Mehmet sevinerek kadına İngilizce olarak teşekkür eder. 
"Sağolun ama siz kimsiniz? Neden bana yard..."
O sırada Serap peçesini indirerek sözünü keser
" Mecbur kaldım da ondan! Hiç hevesli değilim."
Mehmet ilk şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra kahkaha atar.
"Aman Tanrı'm beni kurtarmaya geldin ha? Gözlerim yaşaracak." 
"Hemen sevinme bay maço. Esir tuttuklarının başkası olduğunu sanıyordum. Herkes seni tatilde biliyor. Yoksa senin için kılımı kıpırdatmazdım. Gerçeği ancak uçak kalkınca öğrendim. Hep o şapşal Fadıl'ın yüzünden."
"Hahahaha! O anda yüzünü görmeliydim nasıl oldu da paraşütle filan atlamaya kalkmadın?"
"Düşünmedim değil kendini beğenmiş maço. Hadi bakalım ayaklarını da sen çözersin artık. Çabuk ol Fadıl ve Wambui dışarıda bekliyor"
" Wambui de kim?" diyen Mehmet ayaklarını bağlayan iplerden kurtuldu. 
----
Ormanda işler sarpa sararken, gazetede Osman bey Mehmet'i merak eden ailesinden gerçeği daha fazla saklayamadı. Ailesiyle konuşan ve onları mümkün olduğunca meraklandırmamaya çalışan Osman bey,  sonra bir basın toplantısı yaparak her şeyi basına da açıkladı. Mehmet'in anne ve babası oğullarının sağsalim dönmesi için dua ediyorlardı. Çok macera yaşamış, çok tehlike atlatmış, gözüpek oğullarının bu işi de atlatacağını düşünerek akıllarına kötü şeyler getirmemeye çalışmaktaydılar. Onlar üzülürse biricik torunları da üzülürdü.  
Sosyetik Çiğdem ise  Figen isimli bir arkadaşıyla spa keyfi yaparken, haberi duyan Figen işkillendi. 
"Hayatım bu senin Mehmet nereye giderse gitsin Serap Arda da oraya gidiyor. Geçen gün kaçırılan uçakta birliktelermiş. Şimdi de bu."
 " Figen'ciğim sen ne demek istiyorsun? Serap Arda denen acuze ile Mehmet'in ne işi olur ki? Zaten ikisi kanlı bıçaklı."
"Acuze mi? Ayol sen de ne safsın.  Feminist Kadının Günlüğü isimli bir kitap yazmıştı. İmza gününde ben de vardım tesadüfen gördüm.  Acuze filan değil bildiğin sarışın afet. Üstelik doğal olanından. Çakma sarışın değil. Renkli gözlü, manken gibi uzun bacaklı."
"Ne!"
" Yeminle..."
"Olamaz! Hem olsa bile Mehmet o kadından nefret ediyor. Feministlerden hiç hazzetmez."
" Çiğdem'ciğim sen lisede fizik okumadın mı? Zıt kutuplar birbirini çeker."
" Aaa! Lütfen hayatım. Benim sinirlerimi bozma şimdi. Ama eğer öyle bir şey varsa dünyayı o feminist küçük hanıma dar ederim. Mehmet benimdir nokta. Kimse elimden alamaz yine nokta."
Figen göz ucuyla yüzünde 50 gram fondöten, 100 gram eyeliner, 20 gram ruj olan kadına baktı. İçinden " Üzgünüm ama Serap Arda'nın yanında hiç şansın yok canım." diyordu. Çiğdem poposunu arı sokmuş gibi ayağa fırladı.
"Ayol ne salağım! Burada oturmuş senin komple teorilerini dinleyeceğimi koşup Mehmet'in anne ve babasına geçmiş olsuna gideyim, gözlerine girmeye çalışayım. Hadi baaaayyy canım."
Figen, üzerinde bornozla arkasını dönüp giden kadına bakarken 
"Daha komplo demesini bilmiyor Mehmet'i kafesleyecekmiş. Pöh" diyordu. Sonra bir kedi gibi gözlerini yumup kendini sıcacık taşlardan gelen huzura bıraktı. 
----
Az önce Mehmet'in tutulduğu çadırda şimdi sadece yerde ipler vardı, Serap, Mehmet, Fadıl ve Wambui jipe doğru çita hızıyla koşarken, wınnn diye bir mermi rehberlerinin omzuna saplandı. Adamcağız yere düşmüştü. Mehmet ve Fadıl'ın onu da götürmeleri fikrine karşı çıktı
"Gerek yok bunlar beni tanırlar bir şey yapmazlar siz kaçın çabuk yolu takip edin"
diyerek onları gönderdi. Mehmet hemen jipin direksiyonuna geçti. Serap onun yanında oturmak istemediğinden arkaya, Fadıl da Mehmet'in yanına oturdu. Son sürat giderlerken Serap üzerindeki peçeyi ve uzun tüniği çıkartıp camdan dışarı fırlattı. 
"Oh be dünya varmış!"
Fadıl "Serap hanım tekrar lazım olmasın?"
"Umurumda değil piştim bu sıcakta üstelik koşmama hatta yürümeme engel oluyor"
Kamptaki adamlardan biri arkadaşlarına bağırdı:
"Esiri kaçırıyorlar!"
"Boşver onu sen kampı savun!" 
demesiyle hayatlarının kurtulduğunun farkında değillerdi ve karanlıkta toprak yolda toz, duman savurarak gözden kayboldular. Wambui "Harita yok yanlarında inşallah şeytan çukuruna saplanmazlar." diye düşünüyordu. 
----
Afrika'nın tepesinde şafak sökmek üzereydi. Jipin tekeri rehberin söylediği çukura saplanmıştı ve içi boştu. Açık alanda bir yer bulmuş olan üç zoraki kaşif, zürafa, su aygırı ve çeşit çeşit kuş sesleriyle uyanmışlar etrafa gündüz gözüyle bakıyorlardı. Ağaçların gövdeleri filmlerdeki gibi sarmaşıklarla sarılıydı, arada şempanzeler o daldan, ötekine ışık hızıyla atlıyorlardı. 
Serap çocukluğundan beri çok korktuğu yılan fobisini aklına getirmemek için büyük çaba sarfediyordu. Mehmet'in yanında korktuğunu belli etmeyecekti feminist, güçlü kadın. Ya bir yerden bir piton çıkarsa diye ödü patlıyordu. 
"Öff bütün bunlar senin yüzünden!" diye adama bağırdı.
"Size peşimden gelin diyen mi oldu küçük hanım?"
" Nankör! Biz gazetecilik görevimizi yaptık. Keşke kurtarmasaydık da ömür boyu o pis çadırda kalsaydın"
Kollarındaki sinekleri kovalayan Fadıl, araya girdi:
"Ya ne olur arkadaşlar, kavga etmeyin şimdi buradan nasıl çıkacağız onu düşünelim."

4 yorum:

  1. Yanıtlar
    1. Çok sağol Sevda'cığım tüm yorumların için ayrıca teşekkürler. :)

      Sil
  2. Harika ya bana bu gece iki bölüm birden oldu:))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkürler canım, zaten bu ikisi birbirinin devamıydı, fazla arayı uzatmak istemedim. :))

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...