27 Ocak 2015 Salı

AŞK PERİLERİ - 2 -

İYİ SAATTE OLSUNLAR ORMANI
Aylin, İstanbul'a döndükten sonra anahtarı Canan'a verdi, o da üzerinde çalıştığı işi bitirir bitirmez ekibiyle soluğu Bodrum'da alıp, işe koyuldu. Gökhan ise emlakçının evi başkasına sattığını duyunca küplere binmişti. Ama adam özürler dileyerek,
"Gökhan bey iki sokak alttaki villa boş, size onu verelim, arkadaşınızın villasına çok yakın, işi tatlıya bağlayalım. "
diyerek ünlü müşterisinin gönlünü yaptı. Sevilen oyuncu, kendi aldığı villa hazır olana kadar, kankasında misafir kalacaktı. Emlakçıdan sadece mesleği ve yaşıyla ilgili bilgi aldığı, kendi villasını kapan müşteriye çok kızıyordu, bu işi resmen saplantı yapmıştı.
" Hele taşınsın o bunak doktordan bak nasıl hesap soracağım. "
diyordu.
ÇARDAK HANIMLARI
Ne deniz, ne yüzme havuzu, ne de fitness salonları, Şeyma, Halide ve Melahat hanımların en sevdiği şey her gün sırayla birinin çardağında toplaşıp, sitenin tekirleri, sarmanları ayaklarına sürtünürken bol limonlu kısır, elmalı tarçınlı kek, zeytinyağlı sarma, peynirli börekleri silip süpürürken, dizilerden konuşup, dedikodu yapmak ve yeni tarifleri paylaşmaktı.
"Hayatım senin kısırına bayılıyorum, ne koyuyorsun içine?"
" Benim yardımcım Hacer var ya, köyünden ismini bile duymadığım şahane otlar getiriyor onlardan koyuyorum"
Hanımlar o akşamki dizide kimin, kimden nasıl intikam alacağını, gizlenen sırların meydana çıkıp çıkmayacağını konuşurken, kocaları da  şemsiyenin altındaki masada memleketi kurtarıyor, arada
"Hanım çaylar bitti".
diyerek sesleniyordu.
"mmm..." lar, "ooo..." larla börekleri götürürken, gözler yeni sahibini bekleyen bitişik villaya takılıyordu. Çardak hanımları yeni komşularını çok merak ediyorlardı.
" Helal olsun valla kadına profesörmüş..."
"Ay ne güzel bir taşınsa da tanışsak. Yanı başımızda bir doktorun olması iyi bir şey."
"Hayatım sen bedava doktor arıyorsun ne kurnazsın."
"A, aşkolsun ya, öyle deme aniden bir şey olsa sen de komşunun doktor olmasını istemez misin?"
"Mmm...isterim valla haklısın. Çay isteyen?"
Hanımların merakla bekledikleri yeni komşu birkaç parça giysi ve hatıralarını arabasına yüklemiş, Begonvil sitesine gitmek üzere yola çıkmıştı. Yol boyunca gözünün önüne tıp fakültesini bitirdiği, asistan olduğu, evliliğe burun kıvırdığı günler geliyordu. Olmuyordu işte. Canan ne kadar " hayatın geri al tuşu yok üzülme" dese de üzülüyordu. Hele mola yerinde oturduğu masanın tam karşısındaki genç karı kocayı ve minik oğullarını görünce pişmanlığı iyice depreşti.
Aylin, yemeğini yerken, karı koca birbirinin gözünün içine bakıyor, ufaklık da fazla uzaklaşmadan yandaki masaları dolaşıyor, elindeki oyuncak robotu konuşturuyordu. Kimi kadınlar oğlanın yanağından makas alıyor, kimisi de laflıyordu.
"Ay sen ne tatlısın öyle, bıcır bıcır."
" Robotum seni uzaya ışınlayabilir."
"O! Aman aman! Korktum ışınlamasın beni."
"Yayamazlık yapaysan ışınlar."
Yoktu işte. Yaşamın "geri al" tuşu yoktu. Bodrum'a yaklaşırken, bir yol tabelasına gözü ilişti. "Kızlarpınarı Köyü " . Bu taze yumurta, köy ekmeği filan demekti. Canan her şeyi hazırlamıştı ama buzdolabı tamtakır olduğundan köye uğrayıp bir şeyler almaya karar verdi. O köy yoluna sapması ile tüm hayatının değişeceğini bilse acaba yine de sapar mıydı?
İYİ SAATTE OLSUNLAR ORMANI
Aylin'in arabası toprak yolda, tozları kaldırarak gidiyordu. Bilmediği bir şey vardı: Kızlarpınarı köyünün aynı isimli bir ormanı vardı ve tekin değildi. Aralarından ışık huzmelerinin sızdığı, uzun, sık ağaçlar sağlı, sollu dizilmişti, güneşli havada aniden yaz yağmuru başlayınca, güneş ışıklarıyla buluşan su damlacıkları gökyüzünde mor, kavuniçi, yeşil, sarı bir yay oluşturdu.
"Ne güzel. İnip resmini çekip, facebook'a koysam mı?"
diye düşündü ama üşendi. Teyzesi de şimdi kızın yolunu bekliyor olmalıydı vakit kaybetmek istemedi. Yetmişinde ve romatizma, kireçlenme gibi can sıkıntılarından muzdarip kadıncağız çok sevdiği, ilk göz ağrısı yeğeniyle birlikte oturma fikrini çok sevmişti. Aylin
"Kesin şu anda zeytinyağlı dolma sarıyordur."
derken kendi kendine gülümsedi. Haberi yoktu ama orman perilerinin mekanına girmek üzereydi. Birazdan olacakları ne kendisi, ne de periler tahmin ediyordu. Köyün eskileri boşuna ormanda iyi saatte olsunlar var demiyorlardı.
---
Gökhan'ın annesi yıllardır bitmeyen Dallas'ı izlerken, eşi burnunda gözlük, elinde arkası silgili kurşunkalem bulmaca çözüyordu. Demiryollarından emekli olduktan sonra en sevdiği şey buydu. 
"Ayol ben genç kızken bu Sue Ellen vardı. Kaç yıl geçti ben kocakarı oldum, bu kadın hala aynı! Hiç yaşlanmamış."
"Haklısın hanım, seni boşayıp onu mu alsam acaba? Hehehe..."
"Bak sen, kırkından sonra azana ne derler bilmiyormuş gibi..."
"Hemen de inanır saftirik."
"Hiç de inanmadım. Of, aklım dizide değil bizim oğlanda. ya Bodrum'da şu şımarık, sosyete güzellerinden birine gönlünü kaptırırsa?"
Mustafa bey kaşlarını kaldırarak, gözlüklerinin üzerinden karısına baktı. 
"Hayda? Niye kaptırsın, benim oğlum salak mı?"
"Değil, değil ama ana yüreği işte. Otuzuna geldi artık mürüvvetini görmek, torun sevmek istiyorum. Ama para peşinde koşan, her gün magazin sayfalarında maymun olan kızlardan biri kancayı takarsa diye korkuyorum"
"Hanım boşuna vesvese yapıp kendini de, beni de endişelendirme, iyi düşün, iyi olsun. Beş harfli bir yemek...o ile başlıyor, hah omlet.".
Gökhan'ın annesi ve babasının bir günleri aşağı yukarı böyle geçiyordu. Annenin tüm derdi oğlunu hayırlısıyla başgöz etmek ve bir yıl sonra "oy, oy, oy yerim ben o yumuk ellerini" diyebileceği bir torun sevmekti. Ama oğluna layık bir gelin bulamamaktan ödü kopuyordu. Ya oğluma parası için yanaşırsa? Ya oğlumu boynuzlarsa? Ya oğlumun paralarını yerse? Bu 'ya?"lar uzayıp gidiyordu. Aklına hiç gelmeyen oğlunun altmış yaşındaki bir kadına aşık olacağıydı. Rüyasında görse inanmaz, üç kere tahtaya vurur, "Allah yazdıysa bozsun" derdi. 
---
Gövdeleri traktör lastiği çapında, asırlık, ulu ağaçlar gökyüzünü kapattığından orman günün her saati akşam üstü gibiydi, çıt çıkmıyordu sanki ama hassas kulaklar cırcır böceklerinin, çekirgelerin, ardıç, ağaçkakan gibi kuşların ve susuz tüm canlıları suya kandırmayı vaadeden şırıl şırıl kaynak suyunu duyabilirdi ki, ormana ismini veren pınar da buydu. 
Mor, mürdüm, çimen veya gümüş rengi, uzun giysileri içinde, kimi küçük, kimi büyük periler sohbet ediyor, arada kahkahalar yankılanıyordu. Kanatları genellikle elbiselerinin rengiyle uyum içindeydi. Hepsi de çok güzeldi ve gizemli bir havaları vardı. 
Orman perilerinde de insanlarda olduğu gibi bir hiyerarşi vardı. Baş peri en tecrübelileriydi, her hangi bir konuda anlaşmazlık çıkınca son kararı o verirdi.  Baş peri ellerini çırpıp diğer perilerin kendisine bakmasını sağladı.


Evet sevgili periler her yıl olduğu gibi bu yıl da bir faniye bir armağan vereceğiz. O gün geldi"
Küçük peri Lilibel lafa karıştı. 
"Bir yıl ne çabuk geçti?"
Kızıl saçlı Azura, kaşlarını çattı
"Şşt! Sözünü kesmesene baş perinin."
"Ay unuttum pardon" diyen Lilibel iki eliyle ağzını kapattı, yanakları pespembe olmuştu. Baş peri deva etti: 
"Ne diyordum evet armağan verme günümüz geldi ama önce her zamanki gibi ödülü hak etmesi için fanileri onların haberi olmadan sınayacağız."
Kızıl saçlı Elvira "Ay ben patisini tuzağa kaptırmış tilki filan olmak istemiyorum."
Azura "Aman, bıktık senin kaprislerinden." dedi. 
Başka bir peri "Hey! Duydunuz mu bir araç geliyor galiba."
Sindy göz süzerek " Keşke şöyle yakışıklı biri gelse..." dedi.
"Ne çapkınsın Sindy, sana kaç kez perilerle insanlar bir araya gelmez demedik mi?"
Sindy omuzlarını silkerken, baş peri kaşlarını çatarak
" Abuksabuk konuşmayı bırakın, araba yaklaşıyor kim gönüllü?" diye sorunca,
Lilibel atıldı
"Ben gönüllüyüm.  Bu benim için ilk olacak. Daha önce hiç armağan vermedim."
"Tamam o zaman Lilibel, haydi bakalım ters dönmüş bir kaplumbağa olup yolun ortasına yat, sen  Elvira, sen de gelen insanoğlu fren yaparsa aracının takla atmamasını sağla."
"Her zamanki gibi."
Bir el çırpışı daha:
"Haydi herkes yerlerine..."
Lilibel, toprak yolun tam ortasına giderek, bir anda ters dönmüş bir tosbağaya dönüştü. 
"Of böyle ters durmak ne kötüymüş, her şeyi başaşağı görüyorum."
Kimi periler aralarında bahis tutuşmaya başladılar.
"Bence durmayıp basıp geçecek bahse var mısın?"
"Varım. Bence duracak. Nesine?"
"Çilekli bulut pastasına."
"Tamam."
Yüzyıllar değil bin yıllardır periler yılda bir gün bir insana bir armağan verirlerdi. Periler önce patisi kapana sıkışmış tilki, ters dönmüş kaplumbağa, yaralı bir küçük ceylan gibi kılıklara girer ve gelen insan eğer ona yardım etmek için elinden geleni yaparsa, sınavı kazanırdı. O zaman periler 24 saati o insana gözükmeden onunla birlikte geçirir ve hayatta ençok istediği şeyi öğrenmeye çalışırlardı. Tabii isteğin makul bir istek olması şarttı. Yani bir beddua, birinin ölmesini istemek gibi zararlı dilekleri yerine getirmek yasaktı. Kimseye zarar vermeyecek, masum istekleri yerine getirmekle yükümlüydüler ve sadece tek dileği yerine getiriyorlardı. 
Yıllar önce felçli bir kadının oğlunu iyi etmiş, kimisinin eşiyle arasını düzeltmiş, kiminin sivilcelerden kurtulmak gibi isteklerini yerine getirmişlerdi. Bu da bir şey mi demeyin, dünyadaki tüm kremleri, kocakarı ilaçları denediği halde sivilcelerinden kurtulamayan kişi, sabah uyanıp da, pürüzsüz, kaymak bir cildi olduğunu görmesi onun için loto çıkmış kadar büyük mutluluktur. 
Aylin'in arabası Lilibel'e doğru yaklaşıyordu. Periler nefeslerini tutmuşlardı, gözleri yaşlı doktorun siyah jipine odaklanmıştı. Tekerleklerin ani frenle taşı, toprağı ezerken çıkan sesi duydular, her yer toz bulutu oldu. Aylin yüksek sesle
"Aman Tanrı'm ne olur ezilmemiş olsun! Ne olur!" diyordu. 
Periler el çırptılar. "Yaşasın sınavı geçti."
Aylin arabadan indi. Tekerleklerin orada kaplumbağa başını içeri çekmiş duruyordu. Kadıncağız çömelip yavaşça ve korkutmamaya çalışarak hayvanı iki eliyle aldı. Ağaçların orada güvenli bir yere bıraktı. 
"Ödümü koparttın bak bir daha yola çıkma sakın ufaklık. Hadi hoşçakal."
---
Ayli tekrar yola koyulduğunda kendisine küçük bir perinin eşlik ettiğini bilmiyordu. Lilibel yol boyunca kah arabanın tepesine yüzükoyun uzanıp, iki elini çenesine dayadı, kah arabanın tam önünde - Aylin görse kalbine inerdi- sileceklerin arasında bağdaş kurup, arada kanatlarını çırparak keyif çattı. 
---
Begonvil sitesindeyse, çardak hanımlarından Şeyma'nın lise son sınıftaki kızı Nazan, cep telefonundaki magazin haberini Melahat hanımın hepsinin ismi s harfiyle ile başlayan üç kızına Saadet, Suna (Sebuş) ve Sibel'e aktarıyordu:
"Aşk ve Nefret dizisinin yakışıklı ve ünlü oyuncusu Gökhan Akın, dizisi sezon finali yapınca, soluğu Bodrum'da aldı. Kızlar ne şanslıyım değil mi? Mehmet abi var ya? Hani dedektif romanları yazan, Gökhan'la kankaymış. "
"İyi de ne olacak ?"
" Ne mi olacak? Mehmet abiye söyledim bizi tanıştıracak, imzalı resim, selfie çektirme bahanesiyle filan. Yaz bitmeden Gökhan Akın'ın bana aşık olmasını sağlamak istiyorum. "
"Yok artık! Kızım sen daha lise sondasın, o otuz yaşında."
"Olsun. Yaş farkının ne önemi var? Ben Gökhan'a aşığım bi kere."
"Uçuyorsun sen kızım. Hani Justin Bieber'e aşıktın?"
"O aşk bitti hem ben İngilizce bilmiyorum. Hahaha."
"Aman esprini sevsinler."
"Kıskanmayın kızlar yaz bitmeden parmağımda tek taş göreceksiniz. Magazin siteleri 'Gökhan Akın Nazan Günaydın ile nişanlandı' diye yazacaklar."
"Ooo uçmuşsun sen kızım. "
"Ay, bıktım bu Gökhan Akın muhabbetinden, hadi yüzmeye gidelim."
"Siz üçünüz gidin kızlar, ben Gökhan taşınmadan biraz zayıflamak için yürüyüş yapacağım."
"Hıı oldu canım bir günde zayıflamak mümkündü zaten!"
Nazan'ın yaşındaki tüm kızlar ünlülere aşık oluyordu.  Birkaç ay önce annesi "Kız nedir bu odanın duvarlarının hali? Yeşil biber midir nedir o gavur oğlanın resimleriyle dolu." diye kızarken, Aşk ve Nefret başlayınca, annesinin tabiriyle "yeşil biber" Justin'in pabucu dama atılmış, yerini Gökhan'ın posterleri almıştı.  Kızı en iyi doğduğundan beri topuz saçlıymış sandığı, pamuk saçlı anneannesi anlıyordu.  
"Bizim zamanımızda televizyon yoktu, sinemaya giderdik, yazın yazlık sinemalar vardı, açıkhavada, yanımızda minder götürürdük popomuz ağrımasın diye, çıt çıt çekirdek çitler film izlerdik çok keyifliydi, o zamanlar Ediz Hun vardı, bütün kızlar aşıktık. Bir de Ekrem Bora vardı,  ona da ayılır bayılırdı kızlar. Hey gidi günler hey. "
"Ay anne sen de iyice şımartacaksın."
" Ama bu yaşlarda böyledir illa ki, film yıldızlarına aşık olunur. "
" Anlıyoruz anneciğim anlıyoruz da, bak bir sürü sınavı var onlara çalışması lazım. ygs , lys,  dersane..."
" Annenanne sen Ediz Hun'a aşık olunca ne oldu peki?"
"Ne olacak kızım hiç. Bir gün Ediz Hun evlendi dediler üzüldük o kadar."
" Ama ben Gökhan Akın'la evlenmek istiyorum."
"Valla çocuk da değilsin  terlik fırlatayım. Ah Allah'ım sen bana sabır ver. Ne zormuş bu zamanda çocuk büyütmek."
Üç farklı kuşağın kızları yeni yetme aşkları üzerine sohbete devam ederken, güneş yavaş yavaş battı ve Begonvil sitesinin çimenlere gömülü aydınlatmaları ile çardaklardaki Japon fenerleri ışıl ışıl yanmaya başladı. Aylin, gözüne gözükmeyen davetsiz misafiri Lilibel ile yeni evinin kapısına vardığında siyah beyaz anne adayı kedicik hariç herkes uyumuştu. 
"Oh nihayet! Motor gürültüsü hiç bitmeyecek sandım." diyen Lilibel, uçakla gelmediğine bin pişman yaşlı kadından önce inip, çevreye göz gezdirdi. Tombiş kedi insan olmadığı için periyi görmüştü.  Lilibel kediye göz kırptı.  
Aylin bagajı açtı, tekerlekli valizini belini tuta tuta kapıya getirdi. Diğer eşyaları, köyden aldıklarını da getirmek için bir, iki sefer daha yaptıktan sonra, bagajı kapatıp, arabasının kapısını kilitledi ve eve girip kapıyı arkasından kapattı. Yorgunluktan bitmişti ama işte yeni evindeydi.  
"Of Allah'ım bittim, öldüm, keşke uçakla gelseydim."
Uzun süre yalnız yaşayan insanlarda olduğu gibi yüksek sesle düşünüyordu. Ayakkabılarını çıkartıp rahat ortopedik terliklerini giydi, her yeri gezdi, Canan'la her akşam Skype sayesinde görüşüp, evi birlikte dekore etmişlerdi. Kadın iyi iş çıkartmıştı. Açlıktan midesi gurluyordu ama önce hem yorgunluğunu, hem de üzerindeki tozu atmak için valizinden bornozunu, havlusunu alıp  banyoya girdi. 
Lilibel, evi geziyordu ve çok beğenmişti "Hmmm sade ama şirin, güzel bir ev". dedi. Yanında bir peri olduğundan habersiz yaşlı kadına bakıp dudağını büktü.
"İyi de bu kadının en çok istediği şeyi nasıl anlayacağım? Kendi kendine mi konuşacak? Eğer konuşmazsa ilk görevimde başarısız olurum. Off umarım öyle olmaz. Tüm periler benimle alay ederler. Ne oldu Lilibel? Armağan verememişsin? Senin yüzünden bu yıl armağan veremedik. Bir daha boyundan büyük işlere kalkışma minik peri. " 

7 yorum:

  1. Müjdeeeeee !yıllar öncesine gittim ;bir Afrika maceramız vardı her gün merakla yazacaklarını ve çizdiklerini beklerdik ,arkası yarın diye diye ne güzeldi hiç unutmuyorum...Perilerin Armağanı da harika başlamış ,harika gider biliyorum...Kolay gelsin canım kardeşim ,öptümmmm sevgiler.

    YanıtlaSil
  2. Aaa sahi Afrika Maceramızda sen de vardın di mi bak çok kişiydik unutmuşum, yavaş yavaş hatırlıyorum kimlerin olduğun dün de unutmuşum, Şehnaz'ı hatırladım, kusura bakma ne olur :(
    Çok teşekkür ediyorum Arzucum bu sefer üşendim çizmeye ama böyle de zor oluyor her sahneye uygun resim bulmak:) bakalım ne yapacağım çok teşekkürler okuyan gözlerine sağlık ben de öptüm. Sevgilerimle :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. üşendim çizmeye demiştim ama netten alınan fotolar kendiliğinden kaybolur diye ve de her seferinde aynı kadının resmini uydurmak zor olduğundan çizmeye başladım naçizane :(

      Sil
  3. Eline yuregine kalemine -cizdigin resimler icin-saglik...arkasi yarin dididinnnnn :))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Senin de okuyan gözlerine sağlık Emel'im. Yorumun için de sağol :))

      Sil
  4. Çizimler güzel
    adamzeka.blogspot.com

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Alelacele yaptım aslında, teşekkürler.

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...