12 Mayıs 2016 Perşembe

TUZAK - aşk / macera

TUZAK

(ÖZET)


Kalp nakli bekleyen hasta yakını olmak çaresizliği iliklerine kadar hissettiren çok zor bir durumdur. Bahçevan Erdem’in babası da kalp nakli yapılmazsa ölecekti.

Bahçivan, salaş, küçük lokantaların, işkembecilerin olduğu sokakta yürürken bir adam yanına yaklaştı. Karanlıkta kim olduğunu seçemedi ama belli ki, yabancı biriydi. Tanıdık biri olsa yürüyüşünden çıkartırdı.

“ Erdem Aka siz misiniz?”

“ Benim. Siz kimsiniz?”

“Ben, babanıza kalp bulacak kişiyim.”

“Ne !”


Az sonra siyah bir arabada hiç tanımadığı esrarengiz bir adamla, bilmediği bir yere gidiyordu. Adam her şeyi gidecekleri yerde anlatacaktı. Erdem içinden

“ Bu ıssız yerde beni kesseler kimsenin ruhu duymaz ama benim gibi bir garibandan kim ne isteyecek ki? Peki babama kalp aradığımı nereden biliyor? Belli ki, kalantor biri, ne diye bana zarar versin? Kesin iyilik yapacak ama kimseye duyurmadan yapmak istiyor. ”

Orman içinde ağaçların gizlediği bir çiftlik evine geldiler. İçerisi dizilerde gördüğü şeylerle döşenmişti, kesin bu adam ona iyilik yapacaktı. İçi rahatladı. Zengin adam onu Rustik koltuğa buyur etti, kendisi de karşısına oturdu. Gözlerini Erdem’in çaresiz gözlerine dikti.

“ Babanın durumunu biliyorum. Kalp bulmazsa ölecek. Aradığın kalp bende. Babana gereken kalbi ben vereceğim.”

Erdem yerinden fırlayıp, adamın ellerini öpmeye davrandı.

“Allah sizden razı olsun beyim!”

Adam ellerini çekti,

“Estağfurullah, estağfurullah, otur yerine. Daha bitmedi. Ben sana kendi kalbimi vereceğim.”

“Na- nasıl yani?”

“ Basbayağı, ben ölüyorum. Yani ölmek üzereyim. Ben ölünce kalbimi sana vermelerini sağlayacağım.”

“???!”

“ Baban benim kalbimle yaşayacak.”

“ Ama ne..na...?”

“ Çok şaşırdın görüyorum ama gayet basit bir şey bu. Ben nasılsa öleceğim. Bari kalbim bir işe yarasın istiyorum. Sen kalp istiyorsun. Ben de sana kalbimi vereceğim.”

“ Ama siz daha hayattasınız beyim tövbe tövbe, Allah gecinden versin, belki ölmez, kurtu..”

Esrarengiz adam Erdem’in sözünü kesti.

“ Hayır, kurtulma şansım yok. Hastalığımın çaresi yok. Tüm servetimi versem de öleceğim. Doktorlar söyledi. ”

“Allah’tan ümit kesi....”

Adam elini sallayarak yine lafını ağzına tıktı.

“Hayır, bu öyle bir şey değil. Beni dinle. Ben ölene kadar beklemek istemiyorum. Kaldı ki, senin durumun acil. Benim ölmemi beklersek, babana faydan dokunmaz. Bak şimdi, ben ölmeden önce felç olacağım. Yıllarca bitki gibi yatacağım. Benim gibi ömür boyu çalışmış, faal olmuş, kimseye muhtaç olmamış bir adam için bu katlanılacak bir durum değil. Ben, bunu istemiyorum. Buna dayanamam. İntihar edip acılarıma bir son vermek istiyorum ama buna cesaretim yok. İşte burada sen devreye giriyorsun. Ben hastanedeyken

Bir, iki saniye durdu. Koltuğunun yanındaki şık sehpanın üzerinde duran şırıngayı alıp adama gösterdi.

şu iğneyi benim serumuma şırınga etmeni istiyorum. Acılarıma son vereceksin. Kendimi öldürmeme yardım edeceksin. Ben de kalbimi sana vermeleri için avukatlarıma talimat vermiş olacağım.”

“ A- ama bu suç?”

“ Biliyorum ama korkma, her şeyi yazıp, imzalayacağım. Tüm sorumluluğun bana ait olduğunu anlayınca sana ceza vermeyecekler. ”

Adam o kadar kendinden emin konuşuyordu ki. Yüzde yüz garanti veriyor gibiydi.

“ Emin misiniz?”

“ Eminim.’

“Suç işlemiş olmayacaksın. Bunu yapmanı ben istiyorum senden. Tıp dilinde buna ötenazi diyorlar. Sen, sadece zaten ölecek olan birinin ötenazisine yardımcı olacaksın. Yazıp imzalayacağım sana vereceğim. ”

Zavallı Erdem, adamın bu kadar parası varsa, İsviçre ve başka birkaç Avrupa ülkesindeki bir ötenazi kliniğinde bunu yaptırabileceğini bilmiyordu. Ötenazi nedir ilk kez duyuyordu.Tüm gün bir devlet kurumumun devasa bahçesinde gülleri, ağaçları budayan, ilaçlayan, sulayan, toprakları tırmıklayan, gübreleyen bir adamın bunları bilmesi imkansızdı.

“Ama? Bilmem ki...ya bana inanmazlarsa?”

“Nasıl inanmazlar? Her şeyi yazıp imzalayacağım diyorum.”

“ Siz neden başka birinden yardım istemiyorsunuz?”

“ Ederler mi sence? Kendi akrabalarım bunu yapar mı? Öğrenirlerse ellerimi bağlarlar kendimi öldürmemem için ya da 24 saat başıma nöbetçi koyarlar. Benim de kendimi öldürecek cesaretim yok. Herhangi başka birini bulabilirim elbette. Ama senin hikayeni öğrenince, seni seçtim. Madem öleceğim bari kalbim bir işe yarasın. Bir başkasının hayatını kurtararak gideyim.”

.....?

“Biliyorum kafan karıştı. Bir hafta düşün, taşın. Nasılsa başka birini bulurum. Bak unutma, babana kalp lazım olduğu için seni seçtim. Yalnız sakın kimseye söyleme, ailene bile. Ne derler bilirsin “Sırrını söyleme dostuna, dostun söyler dostuna.” Ha, ayrıca bu zarfta ameliyat ve sonrası masraflar için yeterli para var. Kabul edersen bu da senin olacak. Avukat masrafı filan. Sonuçta kendini savunmak zorunda kalacaksın. Şimdi şoförüm seni evine bırakacak. Düşün, taşın ve bu numaradan beni ara. Unutma sadece bir hafta süren var. Bugün pazartesi. Haftaya pazartesi akşam 12.00’ye aramanı bekleyeceğim ve bir başkasını bulacağım. Aramazsan kabul etmediğini düşüneceğim. Bu arada babanı en iyi doktorların tedavi etmesini de ayarlayacağım.”

“ Bi...bilemiyorum...dü...düşüneyim...dediğiniz gibi...”

“ Tamam. Bir haftan var. Rahat rahat düşün.”

Adam, uşağının ismini seslendi. Kapı açıldı.

“ Şoföre söyle, misafirimi evine bıraksın.”

Uşak başını saygıyla eğerek çıktı. Erdem ve adam ayağa kalktılar. Adam elini uzatarak

“Düşün, taşın verdiğim süreyi geçirmeden cevap ver. Unutma babanın hayatı senin elinde. İyi geceler.”

dedi.

Erdem uzatılan eli sıktı.

“ Tamam. E..İyi geceler.”


XXX


Bahçıvan eve geldiğinde kafası allakbullaktı. Kimdi bu esrarengiz adam? Hayır mı, şer miydi? Hızır gibi yetişen bir hayırsever miydi? Çaresiz durumlarda genellikle beynimiz iyi şeyler düşünmeye zorlar, kötü olasılıkları ayıklar. Tüm hafta boyunca düşündü. Gülleri budarken, ağaçlara ilaç püskürtürken, çimleri sular, çiçek tarhına menekşeler ekerken hep aynı şeyi düşünüyordu.

“ Kabul etmezsem babam zaten ölecek.”

“Çok az vaktim kaldı. ”

“Babamın hayatı benim elimde!”

“ Onu öldürmüş olmayacağım ki...kendisi istiyor...”

“Sadece bir iğneyi şırınga edeceğim. Sorarlarsa kendi istedi diyeceğim. Kendi istedi Allah da biliyor.”

“ Adam da haklı yıllarca yatalak kalmak istemiyor, ötenaziymiş. Ben anlamam. İstedi yaptım diyeceğim. Babam kurtulsun da  hapse atarlarsa da atsınlar.”



XXX


Kısa süre sonra, bahçıvanı polisler cinayetten tutukladıklarında. Erdem, onlara ismini bilmediği
esrarengiz zengin yabancıyı anlattıysa da, kimseyi inandıramadı. İmzaladığını söylediği kağıtlar, para, zarf, o çiftlik evi...

Çiftlik evine polislerle gidildi. Kapıyı o gün görmediği bir kahya kadın açtı.

“Bir yanlışlık olmalı. Bu evin sahipleri Almanya’da. Ben arada gelir temizler, giderim.”

dedi. Erdem bayılacak gibi oldu.

“ Babama kalbini verecekti. Babama kalp gerekiyor. O verecekti.”

diye yeminler ediyordu. Karısı ve kızı da şaşkındılar. Çünkü hiçbir şeyden haberleri yoktu.


XXX


Esrarengiz yabancı ikiz kardeşini öldürtmek isteyen, çocukluğundan beri ikizini kıskanan ve bu duygusu nefrete dönüşen İlhan'dı ve İlhan, zavallı bahçıvanı tuzağa düşürmüştü. Böylece hem tüm servete konacak, hem de kardeşinin karısıyla yasak aşklarını daha rahat yaşayacaktı. Cenazede hem kendisi, hem kadın sahte gözyaşları dökerken, Hakan’ın kızı Aleyna, babasını kaybetmiş olmanın şokunu yaşıyordu. Annesinin ve amcasının yaptıklarından habersiz annesine sarılmış ağlıyordu.





Ama İlhan’ın tuzakları bu kadarla bitmeyecekti. Şüpheleri üzerine çekmemek için planının ikinci kısmına geçti: Lüks yatına bindi, biraz açıldı, sahte bir intihar mektubu bıraktı. Güya ikizinin ölümüne çok üzülmüş, içki ve kumar alışkanlığının verdiği depresyon da eklenince, intihara karar vermişti. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar planladı. Polis dahil herkes gerçekten intihar ettiğini sandı. İnternet siteleri ve gazeteler “Ünlü iş adamının ikiz kardeşi de kardeş acısına dayanamayıp intihar etti.” diye yazdılar. Ceset bulunamadı. Bir süre sonra arama, kurtarma çalışmalarına son verildi ve dosya kapandı.

Zavallı bahçıvan ise cinayetten hapisteydi. Başına gelenlere inanamadığı gibi, babası da kalp bulunamayınca ölmüştü.

Esrarengiz bir şekilde ortaya bir avukat çıktı. Erdem’in anlattıklarını bir dedektif gibi araştırmaya koyuldu. Her katil bir hata yapardı. Küçük de olsa bir ipucu bulacağına emindi. Dul eşi de gözlem altına aldı.

İlhan ise saçını boyayıp uzatıp at kuyruğu yapıp, sakal da bırakınca anası görse tanınmaz bir hale bürünmüştü. Yasak aşklarına gizli gizli buluşarak devam ediyorlardı. Ta ki, Aleyna ikisini yakalayana kadar, üstelik yakından bakınca öldü sandığı amcası olduğunu anlaması zor olmadı. İlhan, kızı malikanenin bodrumuna kapattı.

Bu arada yakışıklı, cesur avukat iki aşk arasında kaldı: Bahçevanın kızı Zehra ve milyoner babanın kızı Aleyna. Şeytan ruhlu kadın Şebboy da adama ilgisiz değildi. Çünkü Şebboy ve İlhan eskisi gibi mutlu aşıklar değil, vicdan azabıyla kıvranan ve birbirinden korkan ve sıksık kavga eden iki suçluya dönüşmüştü.  Kadının koruması da her şeyi öğrenip şantaja başlamaz mı!

Köşkün çalışanlarından biri gizli gizli bodruma yemek götüren Şebboy’u takip edince olaylar çığırından çıktı, İlhan hizmetiçiyi vurdu. Şebboy artık adamdan kurtulmak istiyordu. İlhan iyice tehlikeli hale gelmişti. Kızına ve kendisine zarar vermesinden korkmaktaydı.

Sonu mu? Sonunda büyük bir SÜRPRİZ var. İzleyiciye “AAAAAAAAAA!” dedirtecek büyük bir sürpriz. Ama şöyle söyleyeyim kötüler cezasını bulacak, iyiler de mutlu olacak. :)

Sevgili arkadaşlar bu en son yazdığım dizi hikayesi. Henüz senaryo haline getirmedim. Umarım beğenmişsinizdir. 

11 Mayıs 2016 Çarşamba

BULUNMAZ İKİLİ - BÜYÜLÜ TAŞ


Mehmet’in oturduğu apartmanda oturan arkeolog, 80 yaşındaki emekli profesör Kerim Gökçer, kapıyı açmayınca temizlikçi kadın polise haber vermiş ve kapı açılınca, adamın susturuculu silahla vurulduğu ve kitaplarının darmadağın edildiği görülmüştü. Mehmet, birkaç hafta önce yaşlı adamla arasında geçen konuşmayı anımsadı:

 PROFESÖR: Mehmet bey evladım, geçenlerde öğrencilerimden biri sahaflarda tesadüfen bulduğu bir belgeyi bana gönderdi..belge yüzyıllar öncesinden kalma..

MEHMET: Vay canına..

PROFESÖR: Sanskritçe yani eski Hint diliyle yazlımış..öğrencim çözememiş ne olduğu ama ben çözdüm..

MEHMET: Sahi mi? Neymiş?..

PROFESÖR: Kötü niyetli insanların eline geçerse dünyanın felaketine sebep olabilecek büyülü bir taş..

MEHMET: Olamaz..böyle şeyler sadece filmlerde olur sanırdım…

PROFESÖR: Genç olsaydım gider ve bu taşı bulup, devlete verirdim ama artık ömrümün sonuna geldim daha da kötüsü taşın peşinde olan başkaları da varsa, benden bu belgeyi çalmak isteyeceklerdir..o yüzden ne olur ne olmaz diye size vermek istedim..benim için saklarsanız çok sevinirim…size çok güveniyorum..

 Böylece Mehmet belgeyi saklamayı kabul etmişti...kütüphanede çizgi roman koleksiyonunun olduğu rafa gitti, en sevdiği çizgi roman olan Tenten’lerin olduğu rafta duran belgeyi aldı ve baktı. Sanskritçe bilen birisini tanıyordu: Fadıl..çöl macerasında deve üzerinde gezerken bildiği diller arasında Sanksrtiçe olduğunu söylemişti...Mehmet’in içgüdüleri yeni bir serüven yaşayacağını söylüyordu…acaba aynı gazetenin yazarları olduklarına göre ünlü ve güzel feministimiz de bu konuya ilgi gösterir miydi? Kendi kendine gülümsedi, aslında Serap’sız bir gün bile geçirmeye tahammülü yoktu...ama Serap 'maço köşe'nin yazarıyla yeni bir maceraya hevesli olmayabilirdi..birazcık kurnazca davranması gerekecekti...

 ASUMAN: Serap abla, haberi duydun mu?

SERAP: Ne haberi Asu’cuğum?..

ASUMAN: Bizim Fadıl abi var ya..çok esrarengiz bir olay üzerindeymiş..

SERAP: Ne? Esrarengiz mi? Nasıl yani?..

ASUMAN: Hani geçenlerde bir arkeolog öldürülmüştü ya..

SERAP: Eee….

ASUMAN: Meğerse onu gizli bir belge için öldürmüşler ama bütün evi arayıp taramalarına rağmen belgeyi bulamamışlar..

SERAP: Eee?..

ASUMAN: İşte o belge Fadıl’da!..Hintçeymiş yazıları tercüme etmiş..söylediğine göre büyülü bir taştan söz ediyormuş..

SERAP: Aman Tanrı’m çok heyecanlı, Fadıl böyle bir haberi nasıl bana söylemez!

ASUMAN: Söylemez olur mu? Bana bunları sana anlatmam için söyledi...kendisi seyahat için hazırlık yapmakla meşgul senden cevap bekliyor…

SERAP: Harika!..o zaman ben eve gidip annemi ikna edeyim..

ASUMAN: Keşke ben de sizinle gelebilsem..

SERAP: Üzülme sana her şeyi anlatırım, yazı dizisi haline sen getirirsin..
ASUMAN: Allah! Yaşa Serap abla herkes kıskanacak!...

Serap, kapıdan çıktıktan sonra, Asuman kendi kendine konuşur:

ASUMAN: Serap abla havalanında Mehmet Foçalı’yı da görünce umarım bana çok kızmaz ama aşıklara yardım etmek sevaptır..keşke Serap abla, Mehmet’in onu ne kadar sevdiğini bilse…hihihihi..düşman aşıklar tıpkı beyaz dizi ismi gibi oldu

Serap, Mehmet’in de bu işin içinde olduğunu bilmiyordu ama üçünün de bilmediği bir şey daha vardı: Bu taşı ne pahasına olursa olsun bulmak isteyen, gözü kara bir başkası daha vardı...

 Serap, duşunu yapıp, açık mavi bir kot pantolon, beyaz spor bir blüz giymiş, altın sarısı saçlarını da at kuyruğu yapmıştır, yeşil gözleri, uzun boyuyla görenler kızı İskandinav ülkelerinden gelmiş bir turist sanıyor ve hayran hayran bakıyorlardı, kadınların hayran hayran baktığı birisi daha vardı: ünlü gazeteci ve maço köşenin yazarı Mehmet Foçalı, o da açık kahve spor bir takım giymiş, boynunda kamerası ve fularıyla, Marlboro reklamındaki kovboylar kadar yakışıklı, gözükpek görünüyordu. Serap’ın gözleri Fadıl’ı aradı..çiroz Fadıl, bermuda şort giymiş, başına yine komik aslan avcısı şapkasını takmıştı, kız onun tam onun bu haline gülecekti ki, Fadıl’ın yanında duran Mehmet’i fark etti…

 SERAP: Senin ne işin var burada? 'Maço köşe'ne yazı yazmayı bıraktın bizi mi takip ediyorsun?

MEHMET: (mahsus şaşırmış görünerek) Aynı soruyu ben soracaktım hanımefendi!

SERAP: Ne demek oluyor bu? Asuman bana Fadıl’ın esrarengiz bir işin peşinde olduğunu söylemişti!
MEHMET: O esrarengiz işi Fadıl’a söyleyen bendim!..

SERAP: Ne? Doğru mu bu Fadıl!

FADIL: Şeyyy doğru ama Asuman size Mehmet beyin de işin içinde olduğunu söylemiştir sanıyordum…

SERAP: Asu bana böyle bir şey söylemedi!..

FADIL: Şeyy..Serap hanım kavga etmeye gerek yok bence..aynı gazetede çalışmıyor muyuz hepimiz?

SERAP: Hıh…ben geri dönüyorum vazgeçtim!..

MEHMET: Sen bilirsin güzelim..büyülü taşı biz Fadıl’la buluruz..

SERAP: BÜYÜLÜ TAŞ mı?...



İlgili resim


FADIL: Serap hanım uçak kalkıyor hadi siz de gelin, orada her şeyi anlatırım, yazık değil mi hem, bilet aldınız, o kadar hazırlandınız..hepsi boşa mı gitsin?..

SERAP: Off…tamam tamam!

Mehmet içinden derin bir ‘ohh!’ çeker ve üçü uçağa doğru ilerlerler…
 Az sonra uçak kalkmıştır, Serap’ın oturduğu koltuğun solunda Mehmet, sağında Fadıl vardır…

FADIL: Evet işte böyle yani yazıları çözdüm ama peri bacalarının yerini gösteren bir harita yok..kağıtta kedi şeklindeki peri bacası diyor bunu bulmak için de Mehmet beyin aklına bir fikir geldi..

MEHMET: Peri bacalarının olduğu yerde balon gezisi düzenliyorlar..bir balon alıp kuşbakışı bakarız…kedi şeklindeki peri bacalarını belki görebiliriz..dürbün de aldım sırt çantamda..

SERAP: Kedi şeklinde mi? Çok ilginç…peki bu taşın büyüsü neymiş?

FADIL: Açık açık yazmıyor..şiir gibi garip cümlelerle yazılmıştı..diyor ki, taşın gözü güneş ışığına tutulunca ejderhaya dönüşüyor...sanırım bir sembol olmalı, gerçekten ejderhaya dönüşmez umarım!...Aslında taş Hindistan’da bulunmuş..sonra Haçlılar taşı çalmışlar...işin ilginci bir ara Mısır'lılar almış...sonra ne olduğu bilinmiyor...ama bu belgeye göre taş Göreme'de...

 Serap, Mehmet ve Fadıl Göreme’ye doğru yol alırlarken, medya grubunda bir araya gelen iki patron konuşuyorlardı..

OSMAN: Azizim ne iyi ettik de iki gazeteyi birleştirdik..bizim Serap hanım ve sizin Mehmet bey bir araya gelince ünümüz doruğa çıktı..
TAMER: Ne diyorsun Osman Bey, tirajımız iki katı arttı..ikisinin de belli bir okur kitlesi var ve ikisini aynı gazetede okumak çok ilginç oluyor…hele bekle..şu Göreme’den de ilginç bir yazı dizisiyle gelmezlerse kolumu keserim..dünkü mini anketin sonucunu gördünüz mü?

OSMAN: Görmez miyim, kadın okuyucular gazeteyi alıralmaz ilk ‘acı biber’ i, erkekler de ‘maço köşe’ yi okuyorlarmış hahahaha!...

 Ama iki gazetenin birleşmesinden hiç mutlu olmayan biri vardı: Sosyetenin gülü Çiğdem, elinde viski bardağı, oturmuş kendi gibi sosyetik Zuhal'a dert yanıyordu..

ÇİĞDEM: Dayanamıyorum Zuhal'cim, gazetelerde hep ikisinin ismi yan yana geçiyor…yok çöllerde, yok dağlarda!...az önce Mehmet’i aradım, telefonu cevap vermiyordu gazeteyi aradım uçakta olduğu için cebinin kapalı olabileceğini söylediler! Bana haber bile vermeden Göreme’ye gitmiş! Sonra sırf kontrol etmek için Serap denilen o feminist kızı aradım güya bir akrabasıymışım gibi..

ZUHAL: Eee?..

ÇİĞDEM: Telefona bir kız çıktı, 'Serap abla Göreme’ye gitti' demez mi!

ZUHAL: Aaaa!...

ÇİĞDEM: Kimle gitti deyince de Fadıl abi ve Mehmet beyle dedi!..

ZUHAL: Neyse canım en azından baş başa değiller..

ÇİĞDEM: Evet ama yine birlikteler!

ZUHAL: Hayatım ikisi de gazeteci, görev vermişler belli ki, ne yapsınlar…
ÇİĞDEM: En kötüsünü söylemedim daha!...

ZUHAL: Daha kötüsü de mi var?..

Dün Mehmet’in annesine şirin gözükmek için en ünlü pastaneden güzel bir pasta alıp onlara gittim..kıza da yine en pahalısından yeni bir Barbie bebek!...

ZUHAL:Eee?..

ÇİĞDEM: Her zamanki gibi çok kibar ve nazik davranıyorlardı ama içten içe beni sevmediklerini hissediyorum hep, hele Zeynep olacak o bilmiş çocuk ne dese beğenirsin!.

ZUHAL: Ne dedi?

ÇİĞDEM: Bana Barbie’ler alıp duruyosun ama sen benim annem olmayacaksın, seni sevmiyorum işte !
ZUHAL: Aaa…bak bacaksıza!..

ÇİĞDEM: Ah Mehmet’i bir kafese koysam, o kızı en uzak yatılı okula yollamazsam bana da Çiğdem demesinler!..
O sırada minik Zeynep ise elindeki gazetede Serap’ın resmini görmüş babaannesine soruyordu?

ZEYNEP: Babaanne bu güzel kadın kim?

MÜJGAN: Aa..Serap hanım! Hani Dost'la birlikte dağa gidip babanı kurtarmışlardı ya, işte o kız...bize gelmişti ama sen odandan çıkmadığın için görmemiştin..

ZEYNEP: Ne kadar güzelmiş? Baksana babaanne annem ben bebekken ölmüş ya..babam yeni anne getirirse Çiğdem’i getirmesin bu kızı getirsin…

MÜJGAN: Ah benim güzel torunum inşallah öyle olur o kızı ben de çok sevdim, bayıldım bayıldım..daha kim olduğunu bilmeden ısındım..

ZEYNEP: Çiğdem’i hiç sevmiyorum ben…bööö..
MÜJGAN: Hahahah ilahii...

Uçak Göreme’ye yaklaşmıştı..pencereden bakanlar şapkalı peri bacalarını heyecanla birbirlerine gösteriyordu…bakalım Serap, Mehmet ve Fadıl bu gizemli yerde nelerle karşılaşacaklardı?...

Kapadokya güneşi tepede parıldarken, üçlü uçaktan inip, otobüsle peri bacalarının olduğu bölgeye gittiler, buradaki küçük yöresel pansiyonlardan birinde önceden yer ayırtmışlardı..Serap, Göreme’ye ilk kez geliyordu, hayran hayran peri bacalarının resmini çekiyordu, az ötede bir grup turist rehber eşliğinde geziyorlardı ki, orada belgesel çeken bir tv programı sunucusu ve kameraman onları tanıyıp yanlarına geldi, sunucu elinde mikrofon bu fırsatı kaçırmadı.

SUNUCU: Sevgili izleyiciler peri bacalarını gezerken bakın tesadüfen ünlü feminist yazar
Serap Arda ve yine ünlü köşe yazarı ve muhabir Mehmet Foçalı’yı bulduk. Merhabalar yine heyecanlı bir olay mı kovalıyorsunuz?

FADIL: (Mehmet’in tüm tembihlerini unutarak) Olmaz mı büyülü bir taşın peşindeyiz hehehe..

Mehmet o anda çok kızar ama yapabileceği bir şey yoktur, şimdi Serap’ı da kurnazlıkla buraya getirdiği için pişman olmuştur, belgenin peşinde başkalarının da olduğunu ve bunun için cinayet işlediklerini bilmektedir çünkü…kahretsin adam tesadüfen tv. seyrediyorsa peşlerine düşmesi kaçınılmaz olacaktır...onun yüzünden kıza bir şey olursa!! Ama hayır hayatı pahasına da olsa buna izin vermeyecektir...

FADIL: (Mehmet’in yüzünü görünce birden yaptığı salaklığı anlar) A..şey ama bir Dakka bu görev aslında gizli olması gerekiyordu lütfen yayınlamayın bunu oldu mu?

SUNUCU: Korkarım çok geç çünkü canlı yayındayız gördüğünüz gibi…neyse madem öyle sizlere kolay gelsin..başarılar..

MEHMET: Fadıl seninle ne yapacağım ben!

FADIL: Şeyy özür dilerim birden unutuverdim işte ne salağım yaa..

SERAP: Bu iş neden bu kadar gizli? Siz ikinizi bir şeyler saklıyorsunuz!

MEHMET: Paniğe kapılma ama büyülü taşın peşine olan başka biri veya birileri de var, o yüzden kimsenin bu haberi duymaması gerekiyordu…

SERAP: Vay canına..o zaman ne duruyoruz taşı onlar bulmadan biz bulalım..ne demiştin Fadıl kediye benzeyen peri bacaları değil mi?

MEHMET: Haydi doğru balona o zaman…en azından bizi fark ederlerse bile uçağa binip buraya gelmeleri zaman alacaktır umarım onlardan önce taşı buluruz…

 Üçü balon turu için sıraya girerlerken, Mehmet’in korktuğu başına gelmiştir, taşın peşinde olan ve profesörü öldüren gizli tarikat mensubu kişi televizyonda tesadüfen onları izlemiştir. Tarikatta kimse kimsenin gerçek ismini bilmemektedir herkesin lakabı vardır ve onunkisi de ‘tarantula’ dır. Kel kafalı, buz gibi mavi gözleri olan, acımasız biridir..

TARANTULA: Acaba bu büyülü taş bizim aradığımız taş mı? Yoksa isim benzerliği mi?

Öğrenmenin tek yolu var, profesörün apartmanına tekrar gidip öğrenmeliyim, ünlü bir gazeteci o apartmanda oturuyorsa tüm komşular biliyordur..eğer öyleyse profesör belgeyi ona vermiş olmalı kurnaz adam demek o yüzden evinde bir şey bulamadım…

Tarantula hemen arabasına atlayıp tekrar cinayet mahalline dönmüştür, kapının önünde top oynayan çocuklara sorar:

TARANTULA: Merhaba çocuklar, bu apartmanda ünlü bir gazeteci oturuyormuş diye duydum doğru mu?

Çocuklar hevesle anlatmaya başlarlar:

ÇOCUK: Evet amca oturuyor! Mehmet Foçalı bizim apartmanda oturuyor..Mehmet abi
Körfez savaşına bile gitti..tv’de naklen yayın yaptı,

ÇOCUK: Amca.. hatta orada entarili bir arap, Mehmet abinin kamerasını almak isteyip saldırınca Mehmet abi adamı bir yumrukta yere sermişti…

Tarantula istediği cevabı almıştır, çocuklara teşekkür edip hemen arabasına atlar, doğru iz üzerindedir…

Bu sırada bizimkiler balon turuna başlamışlardır..herkes etrafı keyifle seyrederken, onlar kedi şeklinde peri bacaları aramaya çalışmaktadır…bu göründüğü kadar kolay değildir..tur biter ama kediye benzeyen bir görüntü görememişlerdir…

 MEHMET: Böyle olmayacak balonu kendimiz kullanmalıyız..o kalabalıkta dikkatimiz dağıldı ve sadece belli bir bölgenin üzerinde uçtuk..

SERAP: Balon kullanmayı da biliyorsun diye sormayalım herhalde..

MEHMET: Helikopter kullanmaktan daha kolay...

FADIL: İyi fikir, o kalabalıkta doğru dürüst göremedim bile..
Böylece epey bir para verip balon kiralarlar ve tekrar peri bacalarının üzerinde uçmaya başlarlar..Mehmet’in elinde dürbün de vardır...bir saat kadar olmuştur ama hiçbir kediye benzeyen bir şey görememiştir yavaş yavaş umutları tükenmektedir ki, Fadıl bağırır:

FADIL: Buldum arkadaşlar!

Serap ve Mehmet aynı anda heyecanla bağırırlar:  HANİ?

Ve her ikisi de Fadıl’ın gösterdiği noktaya bakarlar..

SERAP: Aman Tanrı’m!

FADIL: Bakın şu ardı ardına dizili kayalar kedinin kuyruğu…

MEHMET: İnanılmazsın Fadıl, evet şu yekpare kaya gövdesi..yuvarlak olan kısım başı..ah bir de buraya niçin geldiğimizi canlı yayında ilan etmeseydin

Fadıl çok mahcup olmuştur, Mehmet onun gönlünü alır..

MEHMET: Tamam, tamam üzülme, merak etme bak işareti onlardan önce bulduk bile..hadi o tarafa doğru gidelim…

Serap da Fadıl’a moral verir:

SERAP: Yaşsa Fadıl! Harikasın!..
FADIL: (mahcup sevinir) Sağolun yaa..hehe..

 Bu sırada tarantula, cep bilgisayarında Mehmet Foçalı yazıp tıklamış, resimlere bakmaktadır..

TARANTULA: Demek adamımız bu, pek yakışıklıymış yazık olacak! Demin Tv’de yanında sarışın, güzel bir kızla, çiroz gibi zayıf, şapşal bir tip de vardı…
Adam diğer resimlere tıklar..karşısına gazetelerde Mehmet, Serap ve Fadıl’ın birlikte çekilmiş resimleri gelir..
TARANTULA: Tamam işte bunlar...üçü de gazeteci anlaşılan, teşekkürler google imaj

 Bu esnada Mehmet, Serap ve Fadıl kedi şekline benzeye kayalar grubunun yanına gelirler…

SERAP: Eee…şimdi ne yapacağız?..bir sürü kaya var…

MEHMET: Şu kağıttakileri bir daha okusana Fadıl…

FADIL: “her şey kedi şeklindeki peri bacalarında gizli
Gizli kapıyı bulmak için kediyi miyavlatmak gerekli.." diye yazıyor...

SERAP: Kedi mi? Aranızda kedisi olan bir tek ben olduğuma göre.....
MEHMET: Sahi Dartanyan diye bir kedin vardı değil mi? evet Serap hanım iyi ki, gelmişsiniz çünkü benim dört ayaklı dostum bildiğiniz gibi kedi değil bir köpek ve bu durumda her şey size bağlı feminist han’fendi!

SERAP: Sen alay et! Düşünelim bakalım..gizli kapıyı bulmak için kediyi miyavlatmak gerekli..Tanrı’m çok zor…ne demek istiyor ki?

FADIL: Kedinin bir yerinde bir kapı açılacağı kesin..ama nasıl miyavlatacağız ki..

SERAP: Buldum! Kediler kazara kuyruklarına basarsak miyavlar…ya da patilerine!

MEHMET: Haklısın..dört pati var..iyisi mi kuyruktan başlayalım..bir yerlerde bir mekanizma filan olmalı..hadi hep birlikte arayalım..

FADIL: Kuyruğun ucu bu taş olmalı, ağır gözüküyor…

MEHMET: Hadi dayanın..

Üçü birlikte taşı oynatmaya çalışırlar...ve bir mucize olur onlar taşı oynatırken kedinin baş kısmında gizli bir kapı gıcırdayarak, yavaş yavaş açılmaya başlar..Mehmet, Serap ve Fadıl bir sonuç alıp almadıklarını görmek için o taraftaki kayalara gidince kapı çoktan açılmıştır…üçü de aynı anda bağırır:

“ İşte gizli kapı!”

Ve önde Mehmet, arkada Serap ve Fadıl gizli kapıdan içeri girerler, birkaç adım atmışlardır ki, kapı arkalarında gürültüyle kapanır! Hepsi zifir karanlıkta kalmışlardır..

SERAP: Aman Tanrı’m!
FADIL: Anneciimmm!...tuzakmış!! göremiyorum neredesiniz arkadaşlar!!

MEHMET: Panik yok! Sırt çantamda ışıldak var, yakıyorum bekleyin..

Mehmet hemen el yordamıyla sırt çantasındaki ışıldağı çıkartır ve yakar...

SERAP: Brrr..buz gibi burası…bakın aşağı inen merdivenler var!..

MEHMET: Evet, haydi aşağı iniyoruz…umarım bir çıkışı da vardır…

FADIL: İnşallah…

Mehmet en önde ışıldağı tutarak, üçü birlikte merdivenlerden aşağı inerler, sanki hiç bitmeyecekmiş gibi gelen basamaklardan sonra muazzam büyüklükte bir yer altı mağarasına gelirler..

MEHMET: Vay canına!...

SERAP: Umarım yılan filan yoktur…
FADIL: Ay! Anne şapkama bir şey değdi! İmdaaatttt!
SERAP: Allah kahretmesin seni Fadıl ödümü koparttın sadece örümcek ağları!..

FADIL: Annee!!!

MEHMET: Fadıl ömürsün valla dikkat et tavanlarda sarkıtlar var..kağıt elinde mi?

FADIL: Evet…durun bakayım şimdi ne yapacaktık..yazıyordu..hah buldum:

 Fadıl kağıtta yazılanları okumaya devam eder:

FADIL: Karşına kutsal bir kapı çıkacak…
MEHMET: İyi de burada hiç kapıya benzer bir şey yok..

FADIL: Şu duvarda resimler var!..

SERAP: Evet…

Mehmet ışığı mağaranın duvarına tutar, gerçekten orada Mısır hiyerogliflerinden çizimler vardır, bir güneş, ay…ve insanlar, firavunlar, kedi tanrıça Baste…

MEHMET: Çok ilginç, Mısır yazısının burada işi ne? Bu resmin anlamını çözmek aylar alır yahu..

O sırada yorulmuş olan Fadıl elini tam güneş resminin üzerine koyunca gizli bir kapı yine gıcırdayarak açılır..

FADIL: Amanın ne oluyor!..

SERAP: Kapıyı buldun şapşal! Özür dilerim Fadıl ama sakarlığın işe yaradı:)

FADIL: Vay canına!..

Böylece üçü birden kapıdan içeri girerler ve onlar içeri girdikten sonra kapı yine kendiliğinden kapanır…

SERAP: Tüm kapılar arkamızdan kapanıyor eğer sonunda çıkış kapısı bulamazsak vay halimize..

MEHMET: Merak etme, eminim bir çıkış kapısı da olacaktır…
 Mehmet, Serap ve Fadıl etrafa bakarlar…

SERAP: Ne kadar sessiz ve uğursuz bir yere benziyor..

MEHMET: Ne tarafa doğru gitsek ki..sağa mı, sola mı?..

Ne yöne gideceklerini düşünür ve bir yandan yürürken birden üçünün de ayaklarının altında bir kapak açılır ve kendilerini kaydırak gibi, meyilli toprak bir tünelde bulurlar..toz, toprak içinde aşağı doğru hızla kaymaya başlarlar..
AAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA!!!!!!!!!
Birkaç dakika böyle kaydıktan sonra tünel biter, üçü de toza, toprağa bulanmış bir halde ayağa kalkarlar…

SERAP: Aman tanrı’m neydi bu!..

MEHMET: Bir tuzağa bastık herhalde…

FADIL: O zaman büyülü taşı bulmamız suya mı düştü dersiniz?

MEHMET: Bilmiyorum, umarım öyle değildir..

Fakat ışıldakla ortalığı incelemeye başlayınca, bu sefer bambaşka bir yere geldiklerini görürler..
SERAP: Şuraya bakın!..

Düştükleri yerin tam karşısında yuvarlak yer vardır, onun üzerinde de dikdörtgen şeklinde bir metre yükseklikte bir taş durmaktadır..taşın tam ortasındaysa ışıklar çıkaran, yumurta şeklinde ve Hindistan cevizi büyüklüğünde bir taş vardır..

MEHMET: Büyülü taş bu olmalı…
FADIL: Durun Mehmet bey sakın dokunmayın!

MEHMET: Ne oldu Fadıl! ?

FADIL: Taşla ilgili son bir cümle daha olacaktı az kalsın unutuyordum..bi Dakka ışıldağın yanına geleyim de okuyayım..

Fadıl, Mehmet’in yanına yaklaşır ve elindeki kağıdı ışığa tutarak okur:

FADIL: Büyülü taşa ilk dokunacak olan kutsal, seçilmiş olmalıdır…tıpkı onu koruyan gibi, yoksa toz haline dönüşür!...

MEHMET: Allah Allah…şimdi ne yapacağız?..hiçbirimiz ermiş değiliz…
SERAP: Onu koruyan…seçilmiş olan…

SERAP: Buldum!..düşünsenize biz neyin içindeyiz?

Mehmet ve Fadıl şaşkın bakarlarken…Serap kendi sorusunu kendisi cevaplar:

SERAP: Kedinin..onu koruyan kedi…yazılar Hintçe ama mağaradaki yazılar Mısır yazısıydı ve Mısır’lılara göre kedi kutsaldır…

FADIL: İyi ama o zaman bu taşa ancak bir kedi mi dokunabilir?

MEHMET: ?

SERAP: Hayır..ama kedi tanrıça Bast bir kadındı, Güneş tanrısı Ra'nın kızı…bu taşa ancak bir kadın dokunabilir..
MEHMET: Sen bir dahisin
SERAP: Hayır sadece kediciyim hahahaha..

Serap böyle diyerek taşın olduğu kaideye doğru gider ve taşı eline alır…
FADIL: Yaşasın büyülü taşı biz bulduk!..

MEHMET: Evet ama şimdi buradan nasıl dışarı çıkacağız?..

Mehmet bu soruyu sorduğunda kendiliğinden duvarda bir kapı açılır..

MEHMET: Taşı alınca kapı kendiliğinden açılıyor herhalde çabuk..tekrar kapanmadan girelim…

Üçü de koşarak kapıdan girerler…kapı yine arkalarından kapanırken kendilerini tekrar dışarıda, peri bacalarının arasında bulurlar..geldikleri balon az ötede durmaktadır…üçünün de saçları, giysileri, ayakkabıları toz, toprak tabakasıyla kaplıdır...
SERAP: Ah tanrı’m gökyüzünü yeniden görmek ne muhteşem bir şey
MEHMET: Of..çok şükür…
FADIL: Sanırım yine gazetelere geçeceğiz. O sırada yabancı bir ses duyulur: Sesin geldiği tarafa bakınca, peri bacasına sırtını yaslamış ve elinde silah olan, kel kafalı, mavi gözlü bir adamla karşılaşırlar, adam gıcık bir tavırla gülümsemektedir. Adam, Mehmet'in elindeki taşa bakar..

TARANTULA: Size zahmet oldu...teşekkürler..yıllardır o taşı arıyorduk...
Mehmet, profesörün taş hakkında söylediği bir cümleyi hatırlar.."taşın gözünü güneşe tutarsanız ejderhaya dönüşür"

TARANTULA: Evet taşımı rica edeyim..yavaşça yere koyun..bir aptallık yapmayın...

Mehmet, taşın göze benzeyen yuvarlak kısmını tepelerinde parlayan güneşe doğru tutar, o anda taşın gözünden tıpkı lazer ışınlarına benzeyen ışınlar çıkar, Tarantula acıyla haykırmaya başlar, ışınlar adamı bir anda toz haline getirmiştir...
MEHMET, SERAP, FADIL: Aman Tanrı'm!.
SERAP: Gerçekten büyülüymüş!..

FADIL: Ejderhaya dönüşecek derken bunu kastetmişler demek...

MEHMET: Öyle olmalı...tam zamanında işimize yaradı...eee...ne duruyoruz? Hadi gidelim artık buradan...

 Mehmet, Serap ve Fadıl ellerinde büyülü taşla yeniden balona binip bunu yetkililere verecekken vazgeçerler. Üçü de aynı şeyi düşünmektedir. E, aklın yolu birdir.

SERAP: Bir gün bu taşı çok kötü amaçlar için kullanabilirler.

FADIL: Haklısınız Serap hanım.

MEHMET: Ya da teröristlerin eline geçebilir.

FADIL: Bu da doğru Mehmet abi.

SERAP: Ne yapalım o zaman?

MEHMET: Denizin dibini boylasın ya da bir uçurumun dibini. Kimseler çıkartmasın.

SERAP: E, Nevşehir’de deniz olmadığına göre...?

FADIL: Mersin yakın. Otobüs veya uçakla Mersin’e gidip, bir tekneyle açılır. Denize atarız.

SERAP: A, iyi fikir Fadıl.

MEHMET: Bence de. E, hadi o zaman başka kötü adamlar gelmeden şu büyülü taştan kurtulalım. Ve açlıktan karnım gurulduyor sonra da bir güzel tantuni yeriz ha?

FADIL: Harika! Tantuni hep duyarım ama hiç yemedim.

SERAP: Yok artık, bütün ülkeye rezil olalım, Maço Köşe’nin yazarı ile Acı Biber köşesinin yazarı başbaşa tantuni yiyorlar!

MEHMET: Ama Fadıl da olacak, başbaşa olmayacağız ki? Hem görev için gittik. Unuttun mu artık aynı gazetenin maaşlı elemanlarıyız.

FADIL: Mehmet abi doğru söylüyor Serap hanım. Yahu karnınız acıkmadı mı hem?

SERAP: Of, tamam tamam. Hadi gidelim. Başka birileri taşı almaya gelmeden.






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...